30 Kasım 2013 Cumartesi

Kader Üzerine derin ve sade bir program




öteki gundem programinda "halkin anlayabilecegi sadelikte" Kader konusunda derinlemesine,Türkce bir bakis.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Olasılık matematiğini esas alarak Quantum mekaniği /termodinamik /Dalga-Parçacık ikilemi ve belirsizliği yöneten düzen üzerine



Ey yolcu,
20.yy en komplike matematik modellemelerini ve fiziksel sonuçlarını anlamak istiyorsan,hayata birde belirsizlikler arasından düzenle bakmak için şu temsili hikayeciye bir bak









Nasıl,heycan verici-nefes kesici değil mi :)

devamı gelecek

17 Ekim 2013 Perşembe

Büyük usta Zinedine Zidane...hak verirsiniz ya da vermezsiniz,ama onun seçimlerini dinlemelisiniz




(So Foot, France Football, Diario As)


Hayatım boyunca Enzo Francescoli gibi olmak istedim. Onu Marsilya'ya geldiğinde keşfettim. Stadyumda izlediğimde onun nasıl klas topa dokunduğunu gördüğümde, gollerini izlediğimde hep Francescoli olmak istedim. Çocuktum, kasetlerini izledim, her hareketini ezberledim. 1986 Dünya Kupası'nda 14 yaşımdaydım. Maradona başkaydı. Onun tek başına yaptıklarını kimse yapamaz. O en iyiydi. Onun gibi olamayacağımı biliyordum. O bir kahramandı, ben ise hep antikahramanları sevdim. Hep Francescoli gibi olmak istedim. Aslında Francescoli olmaktan daha önce sevkiyat şoförü olmak istiyordum. Mahallede futbol oynadığımız sabahlarda büfelere süt, meşrubat dağıtan bir kamyon şoförü vardı. Mahalleye geldiğinde bizden yardım ister, kasaları taşırdık, karşılığında bir gazoz içerdik. Aslında futbol oynarken topla kasaları devireceğimizden korkar, bu yüzden bizden yardım ister ve bize her sabah bir içecek verirdi. Onu çok severdim. Sonra büyünce iyi bir futbolcu oldum ama sevkiyat şoförü de olsam mutlu olurdum.

Cezayir'deki iç savaştan sonra babam Marsilya'ya göç ettiğinde hep geceleri çalışmış. Çok kardeşim var. Marsilya'nın göçmen mahallelerinde yaşamak zordur. Sürekli kavga çıkar, insanlar ölür, soygunlar olur. Ben hep uzak oldum bunlara. Sürekli futbol oynadım. Enzo Francescoli ve babam gibi iyi bir baba olmak istiyordum. Galiba başarabildim, dört çocuğum var ve şimdi ailemden daha önemli bir şey yok hayatımda. Siyasete hiç bulaşmadım. 1998 Dünya Kupası'nı kazandıktan sonra Paris'in duvarlarına adımın başına 'Başkan' yazdıklarında sadece gülümsedim. Ben sadece bir futbolcuydum, işim sahadaydı. Politikacıları problem, bir futbolcuyu çözüm olarak görenlere söyleyecek bir sözüm yok. Benim de her zaman bir siyasi tavrım oldu Fransa'da büyürken ama söylemedim. Beni sessiz kalmakla suçladılar ama diyorum ya ben babam gibi iyi bir baba olmak istiyordum sadece. Cezayir Milli Takımı'nın teknik direktörünün beni yavaş bulduğu için kadroya almadığına inanan çok oldu ama ben Fransız Milli Takımı'na çoktan seçilmiştim. Paris'te Cezayir Milli Takımı ile oynadığımız maçın ardından çocukluk arkadaşımla Cezayirlilerin mahallesine gittik, kimse bana tek bir kötü söz söylemedi. Ben sadece iyi bir futbolcuydum.
Fransa'da futbol oynarken keyif alıyordum. İtalya'ya geldiğimde artık mesele sadece kazanmaktı. Ben kazanmak istiyordum. Kazanmak için her şeyi yapmaya başlayınca keyif almayı da unutuyorsun oyundan. Evet, bunu tercih ettim. Kupalar kazanmak istiyordum, kazandım. Kaybetmekten nefret eden bir adam haline geldim. Bir 10 numara için kariyerinde 14 kırmızı kart görmek çok fazladır. Ben kaybetmeye hep isyan ettiğim için oyundan atıldım. Bununla gurur duymuyorum ama insanların da beni anlamasını istiyorum. Ben de bir insanım ve içimdeki volkan kaybettiğimde patlıyordu. Kendime dur diyemiyordum.. İtalya'da futbol taktik demekti. O hafta kiminle oynayacaksak, rakibi ezberlerdik. Antrenmanda top bir kenarda durur, biz yarım saat saha içinde pozisyon almak için farklı senaryoları uygular, sadece duracağımız yeri öğrenirdik. Her rakip için başka bir senaryo vardı. İspanya'da ise futbol güzel bir oyundu. Real Madrid'de başkan takımın 1'den 11'e forma giymesini isterdi. Evet, ben bir 10 numaraydım ama dünyanın en pahalı transferi olarak geldiğim takımda boşta olan tek numara Manuel Sanchis'ten kalan 5 numaraydı. Saha dışında hiçbir zaman lider olmak istemedim. Benim için takımın lideri olmak demek sahada lider olmak demekti. Evet, 10 numara giymiyordum, evet, orta sahanın göbeğinde oynamak yerine her seferinde sol kanada kaçıyordum ama lider bendim. Maç bittiğinde evime giderdim, oynadığım hiçbir takımda soyunma odası dışında lider olmak için bir kavgam olmadı. Ben pijamalarımı giyip çocuklarımla televizyon izledim. Real Madrid'de bana teknik adamların 'Kafana göre oyna, istediğini yap' dediğini sandı insanlar ama her zaman yanıldılar. Ben takımın bir parçasıydım. Bir kanatta Figo diğerinde ben vardım, forvette de Raul ve Morientes. Başka nasıl oynabilirdik ki? Topu aldığımda sola kaçar sonra ceza sahasına doğru yönelirdim. Ya bir pas ya da bir şut. Zaten baksanıza göbekte oynayan 10 numara mı kaldı? Mesut da kanattan geliyor benim gibi... Hep dünyanın en iyi futbolcusu olmak istedim, bunun için hep çok çalıştım. Fakat en iyi olamadım. Aslında hepsi bu. Ben kendimi ancak dünyanın en iyi 20'si arasına koyardım. Size ilk beşimi de sayayım isterseniz: Pele, Maradona, Cruyff, Di Stefano, Messi, Ronaldo'lar.. Beşi geçtik değil mi? Bir de Francescoli elbette..."

Tercüme anonim 

15 Ekim 2013 Salı

Blogspotlardan inciler-1




1))Porsche 911 carrera (996 kasa) almak isteyen 19 yaşındaki bir gence tafsiyeler :

""Arkadaşım daha 19 yaşındasın ve madem ki otomobilin havalı olsun, yaşıtların arasında nispeten dikakt çekeyim istiyorsun Carrera senin için çok yanlış bir tercih olur. Scirocco, Alfa GT, Mini CooperS, Audi A3 vs. gibi çok yüksek paralara mal olmayacak araçlar alıp gayet de amaçlarına ulaşabilirsin. 2-3 sene piştikten ve daha mantıklı hareket ettiğini gördükten sonra daha iyi araçlara bakmaya başlarsın. 

Carrera'yı yürütebilmek için harcayacağın paraları da kendine harçlık yapıp Avrupa'yı gezersin, yabancı dilin gelişir, farklı kültürlerle tanışma fırsatın olur. Yok ben Carrera'da ısrarcıyım, 

19 yaşımda İstinye Park'ta ciciş kovalarım, eski kocasından sağlam nafaka alan milf kovalar okulda 13 yaşındaki mat kaplamalı arabamla karizma yaparım(!) diyorsan; 
televole kültürünü başka kültürlere tercih ederim diyorsan da keyif senin:) Umarım senin için en iyi tercihi yaparsın.""

işte böyle bir memlekettir bizimkisi. benzinin dünyanın en pahalı oldugu ,hiçbir lokal orta düzey bile araba markası üretilemeyen yerdir.
teknolojik ve mekanik açıdan bir dünya harikası olan,dünya üzerinde  dizaynına aşık olunacak nadir klasiklerden Porsche 911 carrera yı bile televole,istinye park tikky kızı bağlama aracı olarak gören bir memlekettir.Erdal Acarlar,Serdar özkanlar yetişir,bu görgüsüzlüğün ta AQyim.



2))Galata-Fato üstüne


 Aysal, profesyonel hayattaki başarısının sırrını, başında bulunduğu Galatasaray'da da uygulamaya koydu: İyi işler iyi profesyonellerle olur. Göreve gelir gelmez takımın başına ülkenin en başarılı hocası Fatih Terim'i getirip, sonrasında da EboueMuslera,MeloDrogbaSneijder, Chedjou gibi bu işin ehillerini takıma kazandırdı. Şampiyonluklar da peşi sıra gelince, başkan yürüdüğü yolun o kadar doğru olduğuna inandı ki, A.AlbayrakA.Dürüst gibi "amatör" ruhlu yöneticilerle yollarını ayırmaktan çekinmedi bile. Daha da vahimi o kadar gaza geldi ki "kadroda  böyle yıldızlar varken, saha kenarındakinin ne önemi var" diyerek Fatih Terim'in biletini bile acımadan kesiverdi. Oysa unuttuğu bir şey vardı, Galatasaray his takımıydı, Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın paralı takımlarına karşı "birlik-beraberlik"le kupaları almıştır, moral ve ruhla hep var olmuştur sarı-kırmızılılar. İşte bugün Akhisar'da futbolun o yazılı olmayan gerçeği bir kez daha ortaya çıktı, bir zamanlar "Hagi çıkar sana 40 metreden bir çakar, nereye koyacağını bilemezsin o istatistikleri" dediği gibi, menajersiz, "yarı amatör", dost-ahbap ilişkileriyle Akhisar beldesine gelen Niasse isimli çocuk sana bir çakar nereye koyacağını bilemezsin o CEO'nu da, danışmanını da, "çileklerini" de...


Sadece oyun kuralları içinde "çakmazlar", bir de "bel altı" çalışırlar bu memlekette sayın Aysal. Sen resmi sitede istediğin kadar "yalanlama" yap, Galatasaray düşmanları başlarlar gazetelerinde, televizyonlarda "kara propagandaya". İş onlarla kalsa iyi, saha içindeki "kara gömlekliler" de artık gönüllerince at koşturacaklardır bizim maçlarda çünkü sen hepsinin "tırstığı"Fatih Terim'i "itibarsızlaştırarak" yolladın bu takımdan. Yabancı hocadan kimse korkmaz, çekinmez, ama Terim bu toprakların insanıdır, sporun imparatorudur, iki lafı haftalarca konuşulur, çok konuşana çıkar canlı yayında "ayarı verir", savunur takımını, hakkını cesurca... İşte bugün HakemBruno'yu iki kere atması gerekken, sarı kart bile çıkarmadı Akhisar'lıya, yahut Burak'ı, Drogba'yı indirenlere sadece bakakaldı. Ya, başkan! O sebeple iki haftadır Fatih Terim diye utanmadan, çekinmeden, bebekler gibi ağlıyoruz bizler, hoca bugün saha kenarında olsaydı hakem bugün çalmadıklarının yarısını faulle cezalandıracaktı... Yalan mı?

8 Eylül 2013 Pazar

Mahfi eğilmez --Türkiye Ekonomisinde Gerekli Yapısal Reformlar



  • Türkiye’nin son on yılı birçok değişikliğe karşılık, bankacılık alanında yapılanlar dışında, yapısal reformlardan uzak durulmasıyla geçti gitti. Oysa bu dönemde elde edilen geçici gelirler yapısal reformları yapabilmek için hem maddi imkan hem de zaman kazandırmıştı. Ne yazık ki bu büyük fırsatı kullanamadık ve mevcut durumu parlak göstermeyi temel sorunları çözmeye tercih ettik.

  • Yapısal reform, bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilebilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir. Ekonomi dışındaki alanlardan yapısal reforma ihtiyaç duyulanların bir bölümünü sıralayıp geçeyim: (1) Yargının, siyasetin etkisinden tümüyle uzaklaştırılarak tam anlamıyla bağımsız hale getirilmesi. (2) Eğitimin ezber yönteminden çıkarılarak analitik düşünme çerçevesine oturtulması. (3) Azınlıkta kalanların haklarını koruyan gerçek demokrasinin yerleştirilmesi. (4) Düşünce özgürlüğünün oturtulması. (5) Basın özgürlüğünün tümüyle geçerli kılınması. (6) İnsan haklarının yükseltilmesi. (8) Çevrenin korunması. (9) Sporda kalitenin artırılması. (10) Siyaseten temsilin en az oy hakkını da kapsayacak biçimde sağlanması. (11) Üniversitelerin gerçek anlamda bilimsel ve idari özerkliğe kavuşturulması. Bunlara daha pek çok ekleme yapılabilir.

  • Yapısal reformların bir bölümü yasal değişiklikleri, bir bölümü zihniyet ve yaklaşım değişikliklerini, bir bölümü ise hem yasal değişiklikleri hem de zihniyet ve yaklaşım değişikliklerini gerektiriyor. Konu çok yönlü olduğu için ben burada ekonomik yapısal reformları ele almakla yetineceğim.

  •       Bağımsız olması gereken kurumlara (ki bunlar TCMB ve BDDK gibi kurumlardır) yasaların verdiğinin ötesinde gerçek anlamda bağımsızlıklarını tanımak şarttır. Bunun için yasa maddeleri yeterlidir. Konu zihniyet ve yaklaşım değişikliğini gerektiren bir adımdır. Bu adımı atmak siyasetten bağımsız uygulanması gereken para politikası ve diğer ekonomi politikalarının doğru uygulanmasına ve bilim dışı tartışmalardan kurtulmasına yol açacaktır.
  •       Türk vergi sisteminde dolaylı vergilerin ağırlığını dolaysız vergilere kaydırmak gereklidir. Çünkü KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler adaletsizdir. Türkiye'de vergilerin yüzde 65'i dolaylı, yüzde 35'i dolaysız vergilerden oluşuyor. dolaylı vergilerde oran farklılaştırması yapılamadığı için zengin de fakir de aynı oranda vergi ödemektedir. Bu tür vergilerin ağırlıkta olması zaten bozuk olan gelir dağılımını daha da bozucu etki yapmaktadır. Gelir vergisi gibi dolaysız vergiler ise kazançları artan oranlı tarifeyle vergilendirilebildiği için zenginden daha yüksek, fakirden daha düşük oranla alınabilmektedir. Bu yapısal değişimi yapabilmek için yasal değişiklik yapılması gerekiyor.
  •       Türkiye, 1990 ile 2002 arasında düşük cari açık (yüzde 0,9), yüksek bütçe açığı (yüzde 7,2) yöntemiyle, 2003 ile 2012 arasında ise düşük bütçe açığı (yüzde 3,2), yüksek cari açık (yüzde 5,2) yöntemiyle büyümüştür. Yani sistem iç ya da dış dengede açık vererek dış kaynaklara ulaşma ve onları kullanarak büyüme yöntemi üzerine kuruludur. Son on yılda bütçe açığının düşürülmesinde özelleştirme gibi, varlık barışı gibi, milli emlake ait arazilerin satışı gibi geçici gelirler çok etkili olmuştur. Ne var ki bunların sağladığı zaman ve kaynak imkânlarından yararlanıp bir gelir ve harcama reformu yapılarak bütçe disiplini kalıcı hale getirilememiştir. Bugün bütçe hala bu tür geçici gelirlerle ayakta tutulmaktadır. Bu konuda geleceğe dönük yapısal değişim için yasal düzenlemeler gerekmektedir. Vergilerle ilgili düzenlemelerin yanı sıra harcamaların denetim altına alınması da şarttır.  
  •       Geçici ve kısmi ithal ikamesi uygulamasına geçmek cari açıkta ve sanayileşmede çözüme yardımcı olabilir. Türkiye, sürekli olarak cari açık veriyor. İthalatının ağırlığı sermaye malı, ara malı ve hammaddeden oluştuğu, hammadde içinde ağırlığı petrol ve doğal gaz tuttuğu için büyüme eğilimin arttığı dönemlerde cari açık da artıyor. Özellikle enerji üretiminde kullanılan petrol ve doğalgaz gibi ürünlerin ithalatının kısılması büyümeyi olumsuz etkiliyor. Bu çerçevede cari açığı düşürebilmek için ilk ağızda bunlar dışında kalan ürünlerin ithal mallar yerine daha az ithalata dayalı olan içeride üretilecek mallarla ikame edilmesi düşünülebilir. Bunu yapabilmek için malların, sektörlerin ve üretici kuruluşların seçilerek geçici bir süreyle ve sürekli inceleme altında tutularak teşvik edilmesi yani geçici ve kısmi bir ithal ikamesi modelinin uygulamaya konması gerekiyor. Buna benzer adımların atıldığı, sanayi envanterinin çıkarıldığının söylenmesine, yeni teşvik sisteminin yürürlüğe konulduğunun açıklanmasına karşın bu alanda herhangi bir ilerleme sağlandığına ilişkin bir kanıt ortada yok. Demek ki bu çalışmalar ya yetersiz kaldı ya da amaca hizmet etmekten uzak bulunuyor. Bunların yeniden düzenlenmesi ve cari açığı düşürme amacına yönlendirilmesi gerekiyor. Bunun yolu Bakanlar Kurulu kararıyla bu hedefe dönük düzenlemeler yapmak ya da mevcut düzenlemeleri bu hedef doğrultusunda düzeltmek gerekiyor.
  •       Türkiye, gerek yaşamak gerekse de büyümek için ihtiyaç duyduğu enerjiyi önemli oranda ithal etmek zorundadır. Bunun maliyeti oldukça yüksek düzeyde görünüyor. Bunu düşürebilmek için sahip olduğu doğal kaynakları (su, güneş ve rüzgâr gibi) enerji üretimine dönüştürmeye daha fazla çaba göstermesi gerekiyor. Bu konularda çalışma yapanları daha fazla teşvik etmek bu yolla enerji üretenlere destek olmak gerekiyor. Bunu yapabilmenin bir yolu mevzuat düzenlemelerinden, bir yolu da idari düzenlemelerden geçiyor. Nükleer enerji de çözüm yollarından birisi olmakla birlikte Türkiye bu konuda geç kalmış bulunuyor. Nükleer enerji aleyhinde artık öyle güçlü bir muhalefet var ki bunu aşıp da nükleer enerji santralı yapabilmek kolay değil. O halde elimizde enerjiyi elde etme yollarını mümkün mertebe dışa bağımlı olmaksızın çeşitlendirmeye çalışmak ve enerjiyi elden geldiğince tasarruflu kullanmak seçenekleri kalıyor.    
  •       İç tasarrufları artırmak şart. Türkiye’nin cari açık vermesindeki en önemli etkenlerden birisi iç tasarrufların yetersizliğidir. 2000’lere gelinceye kadar Türkiye’de iç tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 20, yatırımların GSYH’ya oranı ise yüzde 22 dolayındaydı ve dolayısıyla cari açık yüzde 2 – 3 dolayında kalıyordu. Bu da Türkiye’ye yüzde 4,9 dolayında yıllık büyüme ortalaması getiriyordu. 2000’ler sonrasında faizlerdeki gerilemenin de etkisiyle iç tasarrufların oranı gerilemeye başladı. Bugün tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 14 dolayındadır. Buna karşılık yatırımlar gerilemedi. Aradaki açılan fark ise zorunlu olarak dış tasarrufların ithali yoluyla karşılandı. Dış dünyada likidite bolluğu yaşandığı sürece dış tasarruf ithali nispeten kolaydı. Artık herkes biliyor ki Fed, yavaş yavaş bu bolluğu azaltacak. Dolayısıyla bundan sonra yüksek oranlı büyümeyi yüksek cari açıkla sağlayıp bu açığı dış finansmanla karşılamak eskisi kadar kolay olmayacak. Bu durumda iki seçenek var önümüzde: Ya büyümeyi potansiyel düzeyi olan yüzde 5 düzeyine indireceğiz ya da cari açığın yapabildiğimiz kadarını iç tasarruflarımızla finanse edeceğiz. Bu yolda atılmış tek adım olan bireysel emeklilik sistemini geliştirmek çözüm için bir adım olsa da yeterli görünmüyor. Bu konularda yasal düzenlemelerden çok ekonomi politikası uygulamasını elden geçirmek gerekiyor.
  •       Türkiye’nin yüz yıldan fazla emek, zaman ve sermaye harcadığı ama marka yaratamadığı tekstil sektöründe marka yaratabilmek için çaba göstermesi gerekiyor. Bunun için gereken neyse (teşvik, tanıtım, devlet desteği vb) yapılması gerekiyor.


2 Eylül 2013 Pazartesi

Ekonomide noldu ve ne olacak?


EGE CANSEN






Halk fakirleşmeden istikrar gelmez

ACI ama gerçek budur. Bir ülkede ekonomik istikrar bozulmuşsa, o ülke halkının refah düzeyi düşmeden istikrar geri gelmez.

Makarayı başa sarıp filmi tekrar izleyelim. Ülke ekonomisi iyi bir “dış rüzgar” yakalamıştır. Milli gelir hızla artmış, milli harcamalar ise ondan hızlı çoğalmıştır. Bu sayede halkın refah seviyesi yükselmiştir. Herkes eskisine göre daha fazla tüketmekte, daha rahat yaşamakta, yurt içinde ve dışında tatil yapabilmekte, evini, eşyalarını ve arabasını daha sık yenileyebilmektedir. Ancak bu sürede ülke ekonomisinde bazı şeyler “balon” yapmış ve patlama ihtimali belirmiştir. Bu “bazı şeyler” sırasıyla şunlardır.

1. Menkul ve gayrimenkul fiyatları, enflasyonun çok üstünde artmıştır. Buna iktisatçılar “varlık fiyatları balonu” der.

2. Bütçe açıkları, borçlanarak finanse edilmiştir.  Sonuçta kamu borcunun, milli gelire oranı büyümüştür. İyi ihtimalle bu borçlanma içeriden yapılmıştır. Daha kötüsü bu borçlanma dışarıdan yapılmıştır. En kötüsü hem dışarıdan hem de yabancı para ile yapılmıştır.

3. Ülkenin döviz gelirleri ile döviz harcamaları arasındaki fark (kısaca cari açık) hızla büyümüştür. Cari açığın milli gelire oranı artmıştır.

4. Banka kredileri “yabancı kaynak” kullanılarak, ülkenin (halkının, şirketlerin ve devletin) yaptığı tasarruflardan fazla artmıştır. Kredi balonu oluşmuştur. .
NAZAR DEĞMESİN HER ŞEY İYİ GİDİYOR
Enflasyonda bir kıpırdama yoktur, hatta düşmüştür. Başta ücretler olmak üzere tüm gelirler hızla artmıştır. Ülke parası değerlenmiş ve döviz cinsinden ifade edilince kişi başına milli gelir katlanarak büyümüştür. Artık ülkede çiçekler bir daha güzel açmakta, yazlar ve kışlar daha ılıman geçmektedir. Lokantalar adam almamaktadır. Ülkede, düğün salonu sıkıntısı had safhadadır.
ALLAH İNSANI GÖRDÜĞÜNDEN GERİ KOMASIN
Yukarıda sıralan “bazı şeyler” dingildemeye başlayınca bu mutlu tablo bozulabilir. Önce arsa ve borsa düşer, kamunun borçlanma ihtiyacı artar faizler yükselir, batan krediler artar. Parası döviz olmayan ülkelerde “enflasyon ve devalüasyon” parası döviz olan ülkelerde “deflâsyon ve revalüasyon” oluşmaya başlar. Milli gelir artış hızı düşer veya sıfırlanır hatta eksi olur. İşsizlik artar. Reel ücretler, reel kiralar ve reel faiz gelirleri düşer. Masum halk,  fakirleşmeyi teninde hissetmeye başlar. Asabı bozulur, “N'OLUYOR?” diye sokağa dökülür. Tanrı, insanları, gördüğünden geriye komaktadır.
AVRUPA'DAN İBRET ALMAK
Başta tavernacı Yunanlar olmak üzere, siestacı İspanyollar, makarnacı İtalyanlar, yanık fado çığıran Portekizliler ile öfkeli İrlandalar, uzunca bir süre “hak etmedikleri” bir zenginleşme yaşadı. Dışarıdan para gelişi durunca, sanal zenginlik buharlaştı. Hükümetler “milli gelire” denk olmayan “milli harcamaları” denkleştirmek için istikrar önlemleri almaya başladı. Denkleştirme “harcamaları kısmakla” olur. İstikrarının Türkçesi fakirleşmektir.  Not: Enflasyon, gelir artışını aşmışsa, “istikrar” başlamıştır.

Son Söz: Benim gelirime dokunmayan istikrar bin yaşasın.

12 Haziran 2013 Çarşamba

Acil demokrasi


Uzun süredir blogta yazım yok tek tük alıntı yapıyordum.Son dönemde Türkiye'de yaşanan olaylar üzerine birşeyler söylemek istedim.




80li yıllarda doğmuş hiç bir çocuk,Türkiye'de bu düzeyde demokratik bir tepkinin verilebileceğine inanamazdı :) Bundan 10 yıl önce gezi parkı direnişleri olacağını,polisin taksim'den geri çekileceğini söyleseniz,hiç kimse size inanmazdı.

90larla günümüz arasında,sanki 20 yıl değil,bir asır geçmiş gibi. 
Bugünün gençleri çok ilginç bir hareketi,İstanbul'da Taksim'de yarattılar. 68 paris hareketinden bir farkı yok orjinallikte. bu coğrafya'da tepkiler,demokratik hak aramalar pek güzel karşılanmaz, hakk arıyan suçlu olurdu eskiden.

Bir ay öncesine kadar hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanan, umudu kalmayan gençler... kendilerine göre cahil olduğunu düşündükleri adamları görünce facebook'tan, twitter'dan sadece unfollow eden, insanlarla tartışmaya tenezzül bile etmeyen, zaten anlamayacağını düşündüklerinden, kendisini sinir etmeyen insanlar kişisel özgürlükler ve seçimleri  için Gezi parkına çıktı.

Tepkinin mozaiğine bakınca, genç nesil başta olmak üzere..her çeşit,her görüşten Türk insanı var. Bu çok orjinal birşey. Bir parti ya da siyasal görüşten bağımsız bütün Türkiye mozaiği.Bundan 3ay önce asla bir araya getiremiyeceğiniz pek çok farklı hayatı,seçimi,yaşam tarzını şuan Gezi Parkında görebilirsiniz. Zaten bu özellik protestoyu gerçekçi,unutulmaz ve uluslararası kılıyor.


Olayın sosyo politik yapısına bakınca,11 yıllık bir iktidar var. Ekonomi,kişi başına düşen gelir ve dunyaya entegrasyon - globalizasyon basarıları soz konusu bu süreçte. Ama hak ve özgürlükler,bireysel seçimlere de aynı oranda bir baskı var. Ne yazık ki son 2 yıla bakınca,geçiştirmelerle yapılmış pek çok yasa değişimi var.Sanki, hükümet insanlarına rağmen bazı şeyleri seçiyor. (kürtaj,sigara yasağı,içki yasağı,metroda adap,öpüşme yasağı,istanbulun tarihi ve dogal guzelliklerden kopup bina-AVM-yol üçgeninde çirkinleşmesi vs..) Halkta yeter be arkadaşım,ona yasak buna yasak,onu elleme..en son bir park-ağaç kalmıştı,,yeter ulan modunda başladı...
Bu kadar büyük bir halk tepkisine rağmen,ne yazık ki başbakan çok sert tepkiler verdi,olayların başında insanları anlayamadı..tehditkar davrandı,benden olanlar ve olmayanlar diye böldü insanları. sınıfta kaldı bu olayların çözümünde.

Atılan ses bombaları,biber gazları da ne yazık ki dünya'ya rezil olmamızı bir kez daha sağladı.Polisin orantısız güç kullandığı durumlar bir vatandaş olarak demokrasiden uzakta olduğumuzu hissettirdi.
Avrupanın en buyuk adalet sarayında ,protesto yapan avukatların tutuklanması ise....kelimelerle açıklanabilecek birşey değil...


Park ile taksim..AKM nin orası polis çekilişiyle beraber Cristiania döndü.
taksim'den gümüş suyuna inerken barikatlar,,alman konsolosluğunun -itü makinanın önündeki grafittiler...resmen Berlin'de miyim dedirtiyor :)

Umarım,bu güzel demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi çabuk unutulmaz,provoke edilip amacından saptırılmaz ve daha adil,daha özgür bir yapıya bürünürüz..farklı görüşlerin,azınlığında özgürce,seçerek yaşama hakkı olduğu asla unutulmaz. Bir noktadan sonra kendine aşırı güven,insanı körleştirebiliyor. Bu nedenle, gençliğin bir yeter demesi gerekiyordu.

Umarım bizim memleketimizde de,polis sinir buhranı içerisinde kendi halkını dövmeyi bırakır,aşırı güç kullanması durdurulur ,universite ogrencileri,avukatlar tutuklanmaz. Camiyi revire çevirdi,protestocuları içeri aldı diye müezzinler işten çıkarılmaz. Medya,olayları tüm gerçekliğiyle ortaya koyabilir. Bakanlar olaylara yalnızca iktidar gözünden değilde,halkının gözünden vicdanlarıyla bakabilirler.



7 Mayıs 2013 Salı

Ortadogu


İsrail “Silah sevkiyatı var” dediği Suriye’yi ikinci kez bombalarken ve Suriye iç savaşının  tüm 'dış' safları birbiri ardına restleşirken önceki gün Başbakan Erdoğan’ın gündeminde yine Beşar Esad vardı:
“… Biz dilsiz şeytanlardan olmayacağız. Ey Beşşar Esed, vallahi bunun hesabını vereceksin! Allah izin verirse bu caninin dünyada hesaba çekildiğini göreceğiz. Uluslararası camia, Suriye konusunda halen beklenen adımları atmamıştır…”
Tam da burada durup, Başbakanın parmağını salladığı yerden, ‘uluslararası camia’ya ve onun emperyalist temsilcilerinin yakın tarihte Allah'ın izniyle hesaba çektikleri canilere ve Suriye'de atılması arzulanan adımların olası izlerine bir bakmak lazım.
Malum, her şeyi politik bir jargon içinde soğutarak servis eden batılı iktidarlar, oynadıkları satranç oyununu, ‘uluslararası ilişkiler’ adını verdikleri kavranması epey maharet isteyen bir öğretiye bağlamayı seviyorlar.
Princeton Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler bölümünün sıra dışı profesörlerinden Richard Falk, bu öğreti hakkında şöyle diyor: “Günümüzde rasyonel politikada yasa ve ahlak bir anlam ifade etmez. Uluslararası ilişkiler her türlü yasal ve moral değerin dışında tutulmalı. Batının dış politikası tek yanlı ahlaki ve hukuki süzgeçten geçirilerek şekillendirilir. Politik şiddet kampanyası, batının masumiyeti ve değerlerinin tehdit altında olduğu inancıyla beslenerek yürütülür.”
1948-1960 yılları arasında  Malezya’ya yapılan askeri saldırılar, Malezya’nın ‘isyancılar’a karşıİngiltere’nin öncülüğünde ‘korunması’ndan ibaretti. Bu korumanın karşılığı da İngiliz şirketlerinin Malezya’nın doğal kaynaklarının kontrolünü -kauçuk ve bakır- ele geçirmeleri olmuştu.
İşgale karşı Sovyetler’in ve Çin’in, Malezya halkına vermiş olduğu destek ise terörizmin uluslararası niteliğinin bir göstergesiydi!
Amerikalılar, Vietnam köylerini kimyasal silahlarla vurmadan, ormanlarını ve biyolojik doğasını genetik olarak sakatlamadan önce 1950’li yıllarda İngilizler, Malezya halkı üzerinde bütün bu silahları denemişlerdi. Dönemin İngiltere Başbakanı Harold Wilson, Amerikalıların Vietnam işgaline her türlü desteği vermişti.
Yine Amerikalıların 1960’lı yıllarda Endonezya’da, General Suharto’yu iktidara getirmek için yürüttükleri operasyonda yarım milyondan fazla insanın öldürülmesi gerekmişti.
1996 yılında aktivist bir grubun ele geçirdiği gizli bir döküman, ABD’nin Latin Amerika’da kurmuş olduğu Askeri Yüksek Okul’un eğitim programını içeriyordu. Georgia’daki okul 'öğrencilerine' işkence tekniklerini, baskı ve şantaj yollarını öğretiyordu.
School of The Americas’da eğitim alanlardan biri Arjantin cuntasının liderlerinden Galtieriidi. Onun zamanında Arjantin’de otuz bin insan kayboldu.
Kolombiya’nın iki yüz kırk altı subayından,  yüz tanesi 1993 yılında savaş suçlusu olarak İnsan Hakları Mahkemesi’ne çıkarıldılar. Bunların hepsi de School of The Americas’ın mezunlarıydı.
Bu okulun diğer mezunlarından Guetemala gizli servisinin başındaki Manuel Callejas, 1970 ile 1980 yılları arasında kurmuş olduğu gizli bir örgütle muhalifleri vahşi yöntemlerle öldürtmüştü.
Salvador’daki ölüm mangalarının başında bulunan Roberto d’Aubuisson aynı okulun mezunlarındandı. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun raporuna göre El Salvador’da ölüm mangaları on beş ayda yirmi bin sivili öldürmüşlerdi. Ölüm mangalarının ‘güvenlik güçleri’ adı altında örgütlendiği, Amerika tarafından eğitildiği ve 523 milyon dolarlık yardım aldıkları raporda belirtiliyordu.
Soğuk savaşın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki dönemi Nikaragualıaraştırmacı Alejandro Bendana, şöyle değerlendiriyor;
“Tarihin hiçbir döneminde, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir güç,  Amerika Birleşik Devletleri kadar insan hayatına hakim olmamıştır. Birleşik Devletler zaten bizi yarım yüzyıldır kontrol altında tutuyor. Şimdi bütün dünyanın Latin Amerikalaşmasından bahsedebiliriz. Birleşik Devletlerin enternasyonal, politik ve ekonomik sistemleştirme çabalarına karşı enternasyonal bir muhalefet için bu yeni dönemi iyi okumalıyız. Kapıları tekmeleyerek açmak için bugün her zamankinden çok daha fazla cüretkâr davranacaklardır.”
George Bush, 1989’da, soğuk savaşın son yıllarında Panama’yı işgal ederken ‘yeni dünya düzeni’nden bahsetmişti; bu düzen bütün dünyaya ‘barış’ getirecekti.
Amerikalıların Somali işgalinde altı bin insan öldürüldü.
Amerika, Latin Amerika’nın birçok bölgesini ‘uyuşturucuya karşı savaş’ gerekçesiyle işgal etti.
1997 yılında Le Monde Diplomatique, Bolivya’da 1980 yılında yapılan darbenin CIA tarafından, Orta Amerika’da yürütülen uyuşturucu ticaretinden gelen paralarla finanse edildiğini yazmıştı.
Uyuşturucuya karşı savaşı, kötü ruhlara karşı savaş izledi. Bu kötü ruhlar İslam gibi bir din, İran gibi bir ulus ya da Fidel CastroSaddam Hüseyin, Muammer Kaddafi ya da Beşar Esadgibi liderler olabilirdi...
Bunların en önemsizlerinden biri olan General Noriega’nın tutuklanabilmesi için iki bin kişinin hayatına malolan bir işgal gerçekleşmişti. General Noriega, George Bush’un CIA’nın şefi olduğu zamanlarda yakın arkadaşlarındandı. Panama işgal edilirken bu yakın arkadaş, uyuşturucu taciri olarak resmedilmişti.
Noriega da, Latin Amerika’daki birçok diktatör gibi eğitimini ‘School of The Americas’da tamamlamıştı. Panama’nın işgalinden sonra, Panama ve Panama Kanalı Amerika’nın güvenilir ellerine terk edildi.
Bu kötü ruhların başında Saddam Hüseyin geliyordu. O da George Bush’un eski yakın arkadaşlarından biriydi ve aynı zamanda Amerikan ve İngiliz silah endüstrisinin vazgeçilmezlerindendi. Daha önceki ideal ultra kötü ruhlardan olan İran’a karşı yürütülen savaşta, bu endüstrilerin en iyi alıcılarındandı.
Yaklaşık bir milyon insanın öldüğü, on yıl süren Irak-İran savaşında, Saddam’ın  kullandığı kimyasal silahlar Amerika ve İngiliz savaş endüstrisi tarafından üretilmişti.
1990’da Amerika’nın göz yummasıyla Kuveyt’i işgal eden Saddam, ikibinli yıllara doğru arkadaşlıktan ‘Hitler’ çapında kötü ruhluğa terfi ettirilmişti.
Saddam Hüseyin’in Kürtleri, Şii Müslümanları ve diğer azınlıklarla birlikte muhaliflerini baskı altında tuttuğu yeni bir bilgi değildi. Ama yine de savaş ‘kaçınılmaz’dı.
Irak, soğuk savaşın bitiminden sonra 'olağan dışı' silahların kullanılabileceği bir hedef olarak seçilmiş gibiydi. İlk defa Irak’ta seyreltilmiş uranyumdan yapılmış kurşun kullanılmıştı. Yarattığı radyoaktivitenin etkisi, - tıpkı Vietnam’da kullanılan ‘Agent Orange’de olduğu gibi- yıllarca devam edecek olmasına rağmen.
Medyaya düşen  görüntüler, müttefiklerin uçaklarının yıldız savaşları tekniği kullanarak önemli Irak hedeflerini nasıl vurduğunu gösteriyordu; müttefiklerin sivil hayatları korumak için ne kadar özen gösterdiklerinin bir ispatı olarak...
Haberlerdeki aynılık ve duyarlılık göz yaşartıcıydı: BBC “Bombaların bir neşter ustalığında kullanıldığını” söylüyordu. Bu, ‘incelikli’ operasyon ilk sonuçlarını Bağdat’taki Al-Amiriya sığınağının bombalanmasında verdi. Çocuk ve kadınlardan oluşan üç yüz kişi yanarak öldüler.
Amerika, İngiltere ve diğer batılı ülkelerde medya kanalları bu ‘rahatsız edici’ görüntüleri ‘Irak propagandası’ olduğu gerekçesiyle sansürledi. Altı ay sonra Kolombiya Journalism Reviewgörüntülerin orjinalini ele geçirdi.
“Görüntülerde parçalanmış bedenler vardı,” diye yazıyor izleyen muhabir. “Neredeyse tamamı kömürleşmişti. Ölülerin arasında altı tane bebek ve on tane çocuk vardı. Bedenleri tanınmaz hale gelmişti. Gönüllüler sık sık katılarak ağlamaktan çalışmaya ara veriyorlardı.”
Amerikan basın sözcüsü sığınağın ‘askeri fabrika’ olduğunu iddia etti. Halk ve tarafsız gözlemciler Amerikalıların burada yalnızca kadın ve çocukların olduğunu bildiklerini söylediler. Savaş bittikten çok sonra Amerika’nın önemli bürokratlarından biri sığınağın bombalanmasının ‘askeri bir hata olduğunu’ kabul etti. Ancak, bu açıklama hiçbir batılı yayın organında yer almadı ve hiçbir zaman sorgulanmadı.
Müttefikler düzenledikleri basın konferanslarında, askeri hedeflerin dışında hiç kimsenin burnunun kanamadığını anlatmışlardı ama görünen oydu ki Irak ve Kuveyt üzerine atılan 88.500 ton bombanın -Hiroşima’ya atılandan yedi kat daha etkili- yüzde 70’i hedefini şaşırarak yerleşim yerlerine düşmüştü ve sivil halka zarar verilmişti.
Serbest gazeteci Paul Roberts’in tanıklığı şöyleydi: “Ben Kamboçya’daki bombalamaları da yaşadım... Ama bu bütünüyle başka bir şeydi... Yirmi dakika süren halı bombardımanından sonra çocukların ve yetişkinlerin inlemeleri duyuluyordu. Paramparça olmuş bedenler şok halinde birbirlerine yardım etmeye çalışıyordu. Yaralılar ortalıkta dolaşan zombilere benziyorlardı...”
1969-1973 yılları arasında yedi yüz elli bin Kamboçyalı köylü, Amerikan saldırılarında öldürülmüştü. Saldırının gerekçesi Kuzey Vietnamlı gerillaların Kamboçya’da eğitildikleri iddiasıydı.  1973’ün ilk altı ayında İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atılandan daha fazla bomba Kamboçya’ya atılmıştı. Bu bombaların yıkıcı etkisi de Hiroşima’ya atılan atom bombasından beş kat daha fazlaydı.
Londra’daki Medical Educational Trust’un, Irak'ta kayıplarla ilgili yaptığı araştırmaya göre 250 binden fazla kadın ve çocuk, Amerikalıların direkt saldırısında ölmüşlerdi. Bu rakamlar Amerikalı ve Fransız gizli servislerinin rakamlarıyla -200 binden fazla sivil- örtüşüyordu.
Aynı zamanda 1,8 milyon insanın evsiz kaldığı, Irak’ın elektrik ağının, su ve kanalizasyon alt yapısının, sağlık sisteminin, tarım ve endüstri kaynaklarının büyük ölçüde tahrip olduğu uluslararası yardım organizasyonlarının raporlarında yer alıyordu.
BM’nin Gıda ve Tarım Örgütü yayımladığı bir raporda askeri saldırıların ve ambargonun Irak’ın gıda sektörüne büyük zararlar verdiğini, bunun sonucu olarak 560 binden fazla çocuğun öldüğünü açıkladı. Dünya Sağlık Örgütü bu rakamları doğruladı…
Bugün durup hatırlamamız gereken bütün bunların ABD ve İsrail’in kimyasal silahlar konusundaki ‘hassasiyeti’ ile başlamış olduğu.
2003 yılında Irak  işgali öncesinde "Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahları var” tezi gazetelere manşetlerden girmişti.
Uluslararası Atom Enerji Komisyonu Stokholm’de yaptığı toplantıda bu iddiaların mesnetsiz olduğunu açıklasa da, Latin Amerika’daki ‘uyuşturucu kralları’nın yerine ‘nükleer teröristleri’ geçiren medya, batının korunması için seferberlik ilan etmişti bir kere.
Saddam’ın hangi tür silahlara sahip olup olmadığını en iyi bilecek olanlar elbette yine batılılardı; O, zaten batının adamıydı. Reagan ve Thatcher, zamanında onu İran’a karşı silahlarla donatmışlardı. Ama sonraki yıllarda işler karışmış, Amerika, İngiltere, Suudi Arabistan, İsrail, Irak sarmalında petrol, silah ticareti ve bölgesel çıkarlar birbirine girince Batı birden, ülkesini ‘demir yumruk’ ile idare eden Saddam'ın aynı zamanda uluslararası güvenliği de tehdit ettiğinin farkına varmıştı…
Şimdilerde, dokuz yıl boyunca Irak’ta bir türlü bulunamayan bu biyolojik silahların işgalden hemen önce Suriye’ye transfer etmiş olabileceği gündemde.
Malum, ABD Başkanı Obama, Suriye'de kimyasal silah kullanıldığına dair ellerinde kanıt bulunduğunu, ancak söz konusu silahların kimler tarafından ve nasıl kullanıldığını henüz bilmediklerini açıkladı geçen hafta. Tekrarlanması durumunda ise bu durumun oyun değişikliği’ne neden olacağı uyarısında bulundu.
Bütün bu koparılan kıyametin arasında Ortadoğu’nun nükleer silahlara sahip olduğu herkesçe bilinen tek ülkesi üzerine hiçbir söz edilmemekte. İsrail'in BM’in aldığı bütün kararları hiçe sayarak komşularına ve işgal ettiği ülkeye karşı çekinmeden uyguladığı  her türlü terör, ABD tarafından geçmişte olduğu gibi bugün de ‘savunma’ olarak adlandırılmakta. İsrail terörü her türlü yöntemle kutsanırken, ABD tarafından ekonomik olarak da desteklenmekte. Kendi topraklarında yıllardır ‘terörist’ ilan edilen Filistinlilere zulmeden, 1982 yılında Lübnan’ı işgalinde yirmi bin insanı katleden İsrail...
Dün Kudüs’de ‘Mavi Marmara’ tazminat görüşmelerinin ikinci turu vardı. Türk heyeti son üç yılda İsrail'i ziyaret eden en üst düzeydeki ilk heyet olma şerefine erişti. Görüşmeler sonunda iki tarafın da üzerinde mutabık kaldığı bir anlaşma metni taslağı oluşturulduğu söyleniyor.
Ez cümle, tazminat konusunda anlaşma sağlandığında iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tam temsil düzeyine yükseltilecek ve hep birlkte başımız göğe erecek…
Sonra biz:  Bu ‘uluslararası güvenlik çalışmaları’ ne menem şeyler; askeri mi, teknik mi, teknomiliter mi? Strateji çalışmaları, bu teknomiliter ‘güvenliği’ hangi özgün yöntemlerle işliyor?
Uzaktan kumandalı katliamlar nerelerde ve nasıl gerçekleşiyor; Afganistan’a sevkedilen ‘demokrasi’ Pakistan’ı nasıl vuruyor?
En son kimyasal silahı Suriye’de kim kullandı; Esad mı? Muhalifler mi? İsrail mi?
Bilgi toplumu -yani ulusu- hangi bilgileri, ne amaçla pazara sürüyor?
... gibi sorularla olduğumuz yerde dövünüp durmaya devam edeceğiz. Ya da bu fokur fokur kaynayan cadı kazanının içinde ‘buz gibi tarafsız’ olmayı öğreneceğiz.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Akıntıburnu, Arnavutköy



Bugün arnavutkoy'den bebek'e yarım saat koştum.Yağmurluydu,hiç kimse yoktu ve çok güzeldi boğaz kenarı. Rus petrol tankerleri geçiyordu boğazdan.Kanlıca'daki kırmızı küçük cami, hiç seçilmez olmuştu bu yakadan.
İşteki tüm stres,kafamdaki problemler,para,kız,iş,aksaklıklar herşey biranda okadar uzaklaştı ki..
Akıntıburnu'na geri döndüğümde yağmur ve rüzgar daha da arttı. Bir sigara içtim,golden brown dinledim Stranglers'tan.Mutluydum,istanbul garip bir şekilde bok gibi bir havada,çok süper olmayan şartlara rağmen beni gülümsetti ,mutlu etti :)



Akıntıburnu adı üstünde,boğazda çift akıntının olduğu yer. 1. ve 2. köprünün tam orta noktası,kafayı kuzeye çevirirsen karadeniz ,güneye dönersen marmara.Denize bakınca akıntı yönünün bile türbülans yaptığını görüyor insan..
Arnavutköy,boğaz janti ama sakin,herşeye rağmen temiz ve rüzgarı gibi yanlız bir yer!