- Türkiye’nin son on yılı birçok değişikliğe karşılık, bankacılık alanında yapılanlar dışında, yapısal reformlardan uzak durulmasıyla geçti gitti. Oysa bu dönemde elde edilen geçici gelirler yapısal reformları yapabilmek için hem maddi imkan hem de zaman kazandırmıştı. Ne yazık ki bu büyük fırsatı kullanamadık ve mevcut durumu parlak göstermeyi temel sorunları çözmeye tercih ettik.
- Yapısal reform, bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilebilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir. Ekonomi dışındaki alanlardan yapısal reforma ihtiyaç duyulanların bir bölümünü sıralayıp geçeyim: (1) Yargının, siyasetin etkisinden tümüyle uzaklaştırılarak tam anlamıyla bağımsız hale getirilmesi. (2) Eğitimin ezber yönteminden çıkarılarak analitik düşünme çerçevesine oturtulması. (3) Azınlıkta kalanların haklarını koruyan gerçek demokrasinin yerleştirilmesi. (4) Düşünce özgürlüğünün oturtulması. (5) Basın özgürlüğünün tümüyle geçerli kılınması. (6) İnsan haklarının yükseltilmesi. (8) Çevrenin korunması. (9) Sporda kalitenin artırılması. (10) Siyaseten temsilin en az oy hakkını da kapsayacak biçimde sağlanması. (11) Üniversitelerin gerçek anlamda bilimsel ve idari özerkliğe kavuşturulması. Bunlara daha pek çok ekleme yapılabilir.
- Yapısal reformların bir bölümü yasal değişiklikleri, bir bölümü zihniyet ve yaklaşım değişikliklerini, bir bölümü ise hem yasal değişiklikleri hem de zihniyet ve yaklaşım değişikliklerini gerektiriyor. Konu çok yönlü olduğu için ben burada ekonomik yapısal reformları ele almakla yetineceğim.
- Bağımsız olması gereken kurumlara (ki bunlar TCMB ve BDDK gibi kurumlardır) yasaların verdiğinin ötesinde gerçek anlamda bağımsızlıklarını tanımak şarttır. Bunun için yasa maddeleri yeterlidir. Konu zihniyet ve yaklaşım değişikliğini gerektiren bir adımdır. Bu adımı atmak siyasetten bağımsız uygulanması gereken para politikası ve diğer ekonomi politikalarının doğru uygulanmasına ve bilim dışı tartışmalardan kurtulmasına yol açacaktır.
- Türk vergi sisteminde dolaylı vergilerin ağırlığını dolaysız vergilere kaydırmak gereklidir. Çünkü KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler adaletsizdir. Türkiye'de vergilerin yüzde 65'i dolaylı, yüzde 35'i dolaysız vergilerden oluşuyor. dolaylı vergilerde oran farklılaştırması yapılamadığı için zengin de fakir de aynı oranda vergi ödemektedir. Bu tür vergilerin ağırlıkta olması zaten bozuk olan gelir dağılımını daha da bozucu etki yapmaktadır. Gelir vergisi gibi dolaysız vergiler ise kazançları artan oranlı tarifeyle vergilendirilebildiği için zenginden daha yüksek, fakirden daha düşük oranla alınabilmektedir. Bu yapısal değişimi yapabilmek için yasal değişiklik yapılması gerekiyor.
- Türkiye, 1990 ile 2002 arasında düşük cari açık (yüzde 0,9), yüksek bütçe açığı (yüzde 7,2) yöntemiyle, 2003 ile 2012 arasında ise düşük bütçe açığı (yüzde 3,2), yüksek cari açık (yüzde 5,2) yöntemiyle büyümüştür. Yani sistem iç ya da dış dengede açık vererek dış kaynaklara ulaşma ve onları kullanarak büyüme yöntemi üzerine kuruludur. Son on yılda bütçe açığının düşürülmesinde özelleştirme gibi, varlık barışı gibi, milli emlake ait arazilerin satışı gibi geçici gelirler çok etkili olmuştur. Ne var ki bunların sağladığı zaman ve kaynak imkânlarından yararlanıp bir gelir ve harcama reformu yapılarak bütçe disiplini kalıcı hale getirilememiştir. Bugün bütçe hala bu tür geçici gelirlerle ayakta tutulmaktadır. Bu konuda geleceğe dönük yapısal değişim için yasal düzenlemeler gerekmektedir. Vergilerle ilgili düzenlemelerin yanı sıra harcamaların denetim altına alınması da şarttır.
- Geçici ve kısmi ithal ikamesi uygulamasına geçmek cari açıkta ve sanayileşmede çözüme yardımcı olabilir. Türkiye, sürekli olarak cari açık veriyor. İthalatının ağırlığı sermaye malı, ara malı ve hammaddeden oluştuğu, hammadde içinde ağırlığı petrol ve doğal gaz tuttuğu için büyüme eğilimin arttığı dönemlerde cari açık da artıyor. Özellikle enerji üretiminde kullanılan petrol ve doğalgaz gibi ürünlerin ithalatının kısılması büyümeyi olumsuz etkiliyor. Bu çerçevede cari açığı düşürebilmek için ilk ağızda bunlar dışında kalan ürünlerin ithal mallar yerine daha az ithalata dayalı olan içeride üretilecek mallarla ikame edilmesi düşünülebilir. Bunu yapabilmek için malların, sektörlerin ve üretici kuruluşların seçilerek geçici bir süreyle ve sürekli inceleme altında tutularak teşvik edilmesi yani geçici ve kısmi bir ithal ikamesi modelinin uygulamaya konması gerekiyor. Buna benzer adımların atıldığı, sanayi envanterinin çıkarıldığının söylenmesine, yeni teşvik sisteminin yürürlüğe konulduğunun açıklanmasına karşın bu alanda herhangi bir ilerleme sağlandığına ilişkin bir kanıt ortada yok. Demek ki bu çalışmalar ya yetersiz kaldı ya da amaca hizmet etmekten uzak bulunuyor. Bunların yeniden düzenlenmesi ve cari açığı düşürme amacına yönlendirilmesi gerekiyor. Bunun yolu Bakanlar Kurulu kararıyla bu hedefe dönük düzenlemeler yapmak ya da mevcut düzenlemeleri bu hedef doğrultusunda düzeltmek gerekiyor.
- Türkiye, gerek yaşamak gerekse de büyümek için ihtiyaç duyduğu enerjiyi önemli oranda ithal etmek zorundadır. Bunun maliyeti oldukça yüksek düzeyde görünüyor. Bunu düşürebilmek için sahip olduğu doğal kaynakları (su, güneş ve rüzgâr gibi) enerji üretimine dönüştürmeye daha fazla çaba göstermesi gerekiyor. Bu konularda çalışma yapanları daha fazla teşvik etmek bu yolla enerji üretenlere destek olmak gerekiyor. Bunu yapabilmenin bir yolu mevzuat düzenlemelerinden, bir yolu da idari düzenlemelerden geçiyor. Nükleer enerji de çözüm yollarından birisi olmakla birlikte Türkiye bu konuda geç kalmış bulunuyor. Nükleer enerji aleyhinde artık öyle güçlü bir muhalefet var ki bunu aşıp da nükleer enerji santralı yapabilmek kolay değil. O halde elimizde enerjiyi elde etme yollarını mümkün mertebe dışa bağımlı olmaksızın çeşitlendirmeye çalışmak ve enerjiyi elden geldiğince tasarruflu kullanmak seçenekleri kalıyor.
- İç tasarrufları artırmak şart. Türkiye’nin cari açık vermesindeki en önemli etkenlerden birisi iç tasarrufların yetersizliğidir. 2000’lere gelinceye kadar Türkiye’de iç tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 20, yatırımların GSYH’ya oranı ise yüzde 22 dolayındaydı ve dolayısıyla cari açık yüzde 2 – 3 dolayında kalıyordu. Bu da Türkiye’ye yüzde 4,9 dolayında yıllık büyüme ortalaması getiriyordu. 2000’ler sonrasında faizlerdeki gerilemenin de etkisiyle iç tasarrufların oranı gerilemeye başladı. Bugün tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 14 dolayındadır. Buna karşılık yatırımlar gerilemedi. Aradaki açılan fark ise zorunlu olarak dış tasarrufların ithali yoluyla karşılandı. Dış dünyada likidite bolluğu yaşandığı sürece dış tasarruf ithali nispeten kolaydı. Artık herkes biliyor ki Fed, yavaş yavaş bu bolluğu azaltacak. Dolayısıyla bundan sonra yüksek oranlı büyümeyi yüksek cari açıkla sağlayıp bu açığı dış finansmanla karşılamak eskisi kadar kolay olmayacak. Bu durumda iki seçenek var önümüzde: Ya büyümeyi potansiyel düzeyi olan yüzde 5 düzeyine indireceğiz ya da cari açığın yapabildiğimiz kadarını iç tasarruflarımızla finanse edeceğiz. Bu yolda atılmış tek adım olan bireysel emeklilik sistemini geliştirmek çözüm için bir adım olsa da yeterli görünmüyor. Bu konularda yasal düzenlemelerden çok ekonomi politikası uygulamasını elden geçirmek gerekiyor.
- Türkiye’nin yüz yıldan fazla emek, zaman ve sermaye harcadığı ama marka yaratamadığı tekstil sektöründe marka yaratabilmek için çaba göstermesi gerekiyor. Bunun için gereken neyse (teşvik, tanıtım, devlet desteği vb) yapılması gerekiyor.
Dünya anlamdan yana değil, çağrışımdan yana zengindir ve bilgelik bu ikisini ayırabilmekte saklıdır.
8 Eylül 2013 Pazar
Mahfi eğilmez --Türkiye Ekonomisinde Gerekli Yapısal Reformlar
2 Eylül 2013 Pazartesi
Ekonomide noldu ve ne olacak?
EGE CANSEN
|
12 Haziran 2013 Çarşamba
Acil demokrasi
Uzun süredir blogta yazım yok tek tük alıntı yapıyordum.Son dönemde Türkiye'de yaşanan olaylar üzerine birşeyler söylemek istedim.
80li yıllarda doğmuş
hiç bir çocuk,Türkiye'de bu düzeyde demokratik bir tepkinin
verilebileceğine inanamazdı :) Bundan
10 yıl önce gezi parkı direnişleri olacağını,polisin taksim'den geri çekileceğini söyleseniz,hiç kimse size inanmazdı.
90larla günümüz
arasında,sanki 20 yıl değil,bir asır geçmiş gibi.
Bugünün gençleri çok
ilginç bir hareketi,İstanbul'da Taksim'de yarattılar. 68 paris hareketinden bir
farkı yok orjinallikte. bu coğrafya'da tepkiler,demokratik hak aramalar pek
güzel karşılanmaz, hakk arıyan suçlu olurdu eskiden.
Bir ay öncesine kadar
hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanan, umudu kalmayan gençler... kendilerine göre
cahil olduğunu düşündükleri adamları görünce facebook'tan, twitter'dan sadece
unfollow eden, insanlarla tartışmaya tenezzül bile etmeyen, zaten anlamayacağını
düşündüklerinden, kendisini sinir etmeyen insanlar kişisel özgürlükler ve seçimleri için Gezi parkına çıktı.
Tepkinin mozaiğine
bakınca, genç nesil başta olmak üzere..her çeşit,her görüşten Türk insanı var.
Bu çok orjinal birşey. Bir parti ya da siyasal görüşten bağımsız bütün Türkiye mozaiği.Bundan 3ay önce asla bir araya getiremiyeceğiniz pek çok
farklı hayatı,seçimi,yaşam tarzını şuan Gezi Parkında görebilirsiniz. Zaten bu
özellik protestoyu gerçekçi,unutulmaz ve uluslararası kılıyor.
Olayın sosyo politik
yapısına bakınca,11 yıllık bir iktidar var. Ekonomi,kişi başına düşen gelir ve
dunyaya entegrasyon - globalizasyon basarıları soz konusu bu süreçte. Ama hak
ve özgürlükler,bireysel seçimlere de aynı oranda bir baskı var. Ne yazık ki son
2 yıla bakınca,geçiştirmelerle yapılmış pek çok yasa değişimi var.Sanki, hükümet
insanlarına rağmen bazı şeyleri seçiyor. (kürtaj,sigara yasağı,içki
yasağı,metroda adap,öpüşme yasağı,istanbulun tarihi ve dogal guzelliklerden
kopup bina-AVM-yol üçgeninde çirkinleşmesi vs..) Halkta yeter be arkadaşım,ona
yasak buna yasak,onu elleme..en son bir park-ağaç kalmıştı,,yeter ulan modunda
başladı...
Bu kadar büyük bir halk tepkisine rağmen,ne yazık ki başbakan çok
sert tepkiler verdi,olayların başında insanları anlayamadı..tehditkar
davrandı,benden olanlar ve olmayanlar diye böldü insanları. sınıfta kaldı bu
olayların çözümünde.
Atılan ses
bombaları,biber gazları da ne yazık ki dünya'ya rezil olmamızı bir kez daha
sağladı.Polisin orantısız güç kullandığı durumlar bir vatandaş olarak
demokrasiden uzakta olduğumuzu hissettirdi.
Avrupanın en buyuk
adalet sarayında ,protesto yapan avukatların tutuklanması ise....kelimelerle
açıklanabilecek birşey değil...
Park ile taksim..AKM
nin orası polis çekilişiyle beraber Cristiania döndü.
taksim'den gümüş
suyuna inerken barikatlar,,alman konsolosluğunun -itü makinanın önündeki
grafittiler...resmen Berlin'de miyim dedirtiyor :)
Umarım,bu güzel
demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi çabuk unutulmaz,provoke edilip amacından saptırılmaz ve daha adil,daha
özgür bir yapıya bürünürüz..farklı görüşlerin,azınlığında özgürce,seçerek
yaşama hakkı olduğu asla unutulmaz. Bir noktadan sonra kendine aşırı
güven,insanı körleştirebiliyor. Bu nedenle, gençliğin
bir yeter demesi gerekiyordu.
Umarım bizim
memleketimizde de,polis sinir buhranı içerisinde kendi halkını dövmeyi
bırakır,aşırı güç kullanması durdurulur ,universite ogrencileri,avukatlar
tutuklanmaz. Camiyi revire çevirdi,protestocuları içeri aldı diye müezzinler
işten çıkarılmaz. Medya,olayları tüm gerçekliğiyle ortaya koyabilir. Bakanlar
olaylara yalnızca iktidar gözünden değilde,halkının gözünden vicdanlarıyla
bakabilirler.
7 Mayıs 2013 Salı
Ortadogu
Jonathan coe. "What a carve up" diye bir kitap var.bu konuyu anlamak icin mutlaka okuyun.
Sibel YerdenizBlog
Uluslararası Arena: Kayna kazanım kayna, yan ateşim yan!
İsrail “Silah sevkiyatı var” dediği Suriye’yi ikinci kez bombalarken ve Suriye iç savaşının tüm 'dış' safları birbiri ardına restleşirken önceki gün Başbakan Erdoğan’ın gündeminde yine Beşar Esad vardı:
“… Biz dilsiz şeytanlardan olmayacağız. Ey Beşşar Esed, vallahi bunun hesabını vereceksin! Allah izin verirse bu caninin dünyada hesaba çekildiğini göreceğiz. Uluslararası camia, Suriye konusunda halen beklenen adımları atmamıştır…”
Tam da burada durup, Başbakanın parmağını salladığı yerden, ‘uluslararası camia’ya ve onun emperyalist temsilcilerinin yakın tarihte Allah'ın izniyle hesaba çektikleri canilere ve Suriye'de atılması arzulanan adımların olası izlerine bir bakmak lazım.
Malum, her şeyi politik bir jargon içinde soğutarak servis eden batılı iktidarlar, oynadıkları satranç oyununu, ‘uluslararası ilişkiler’ adını verdikleri kavranması epey maharet isteyen bir öğretiye bağlamayı seviyorlar.
Princeton Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler bölümünün sıra dışı profesörlerinden Richard Falk, bu öğreti hakkında şöyle diyor: “Günümüzde rasyonel politikada yasa ve ahlak bir anlam ifade etmez. Uluslararası ilişkiler her türlü yasal ve moral değerin dışında tutulmalı. Batının dış politikası tek yanlı ahlaki ve hukuki süzgeçten geçirilerek şekillendirilir. Politik şiddet kampanyası, batının masumiyeti ve değerlerinin tehdit altında olduğu inancıyla beslenerek yürütülür.”
1948-1960 yılları arasında Malezya’ya yapılan askeri saldırılar, Malezya’nın ‘isyancılar’a karşıİngiltere’nin öncülüğünde ‘korunması’ndan ibaretti. Bu korumanın karşılığı da İngiliz şirketlerinin Malezya’nın doğal kaynaklarının kontrolünü -kauçuk ve bakır- ele geçirmeleri olmuştu.
İşgale karşı Sovyetler’in ve Çin’in, Malezya halkına vermiş olduğu destek ise terörizmin uluslararası niteliğinin bir göstergesiydi!
Amerikalılar, Vietnam köylerini kimyasal silahlarla vurmadan, ormanlarını ve biyolojik doğasını genetik olarak sakatlamadan önce 1950’li yıllarda İngilizler, Malezya halkı üzerinde bütün bu silahları denemişlerdi. Dönemin İngiltere Başbakanı Harold Wilson, Amerikalıların Vietnam işgaline her türlü desteği vermişti.
Yine Amerikalıların 1960’lı yıllarda Endonezya’da, General Suharto’yu iktidara getirmek için yürüttükleri operasyonda yarım milyondan fazla insanın öldürülmesi gerekmişti.
1996 yılında aktivist bir grubun ele geçirdiği gizli bir döküman, ABD’nin Latin Amerika’da kurmuş olduğu Askeri Yüksek Okul’un eğitim programını içeriyordu. Georgia’daki okul 'öğrencilerine' işkence tekniklerini, baskı ve şantaj yollarını öğretiyordu.
School of The Americas’da eğitim alanlardan biri Arjantin cuntasının liderlerinden Galtieriidi. Onun zamanında Arjantin’de otuz bin insan kayboldu.
Kolombiya’nın iki yüz kırk altı subayından, yüz tanesi 1993 yılında savaş suçlusu olarak İnsan Hakları Mahkemesi’ne çıkarıldılar. Bunların hepsi de School of The Americas’ın mezunlarıydı.
Bu okulun diğer mezunlarından Guetemala gizli servisinin başındaki Manuel Callejas, 1970 ile 1980 yılları arasında kurmuş olduğu gizli bir örgütle muhalifleri vahşi yöntemlerle öldürtmüştü.
Salvador’daki ölüm mangalarının başında bulunan Roberto d’Aubuisson aynı okulun mezunlarındandı. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun raporuna göre El Salvador’da ölüm mangaları on beş ayda yirmi bin sivili öldürmüşlerdi. Ölüm mangalarının ‘güvenlik güçleri’ adı altında örgütlendiği, Amerika tarafından eğitildiği ve 523 milyon dolarlık yardım aldıkları raporda belirtiliyordu.
Soğuk savaşın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki dönemi Nikaragualıaraştırmacı Alejandro Bendana, şöyle değerlendiriyor;
“Tarihin hiçbir döneminde, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir güç, Amerika Birleşik Devletleri kadar insan hayatına hakim olmamıştır. Birleşik Devletler zaten bizi yarım yüzyıldır kontrol altında tutuyor. Şimdi bütün dünyanın Latin Amerikalaşmasından bahsedebiliriz. Birleşik Devletlerin enternasyonal, politik ve ekonomik sistemleştirme çabalarına karşı enternasyonal bir muhalefet için bu yeni dönemi iyi okumalıyız. Kapıları tekmeleyerek açmak için bugün her zamankinden çok daha fazla cüretkâr davranacaklardır.”
George Bush, 1989’da, soğuk savaşın son yıllarında Panama’yı işgal ederken ‘yeni dünya düzeni’nden bahsetmişti; bu düzen bütün dünyaya ‘barış’ getirecekti.
Amerikalıların Somali işgalinde altı bin insan öldürüldü.
Amerika, Latin Amerika’nın birçok bölgesini ‘uyuşturucuya karşı savaş’ gerekçesiyle işgal etti.
1997 yılında Le Monde Diplomatique, Bolivya’da 1980 yılında yapılan darbenin CIA tarafından, Orta Amerika’da yürütülen uyuşturucu ticaretinden gelen paralarla finanse edildiğini yazmıştı.
Uyuşturucuya karşı savaşı, kötü ruhlara karşı savaş izledi. Bu kötü ruhlar İslam gibi bir din, İran gibi bir ulus ya da Fidel Castro, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi ya da Beşar Esadgibi liderler olabilirdi...
Bunların en önemsizlerinden biri olan General Noriega’nın tutuklanabilmesi için iki bin kişinin hayatına malolan bir işgal gerçekleşmişti. General Noriega, George Bush’un CIA’nın şefi olduğu zamanlarda yakın arkadaşlarındandı. Panama işgal edilirken bu yakın arkadaş, uyuşturucu taciri olarak resmedilmişti.
Noriega da, Latin Amerika’daki birçok diktatör gibi eğitimini ‘School of The Americas’da tamamlamıştı. Panama’nın işgalinden sonra, Panama ve Panama Kanalı Amerika’nın güvenilir ellerine terk edildi.
Bu kötü ruhların başında Saddam Hüseyin geliyordu. O da George Bush’un eski yakın arkadaşlarından biriydi ve aynı zamanda Amerikan ve İngiliz silah endüstrisinin vazgeçilmezlerindendi. Daha önceki ideal ultra kötü ruhlardan olan İran’a karşı yürütülen savaşta, bu endüstrilerin en iyi alıcılarındandı.
Yaklaşık bir milyon insanın öldüğü, on yıl süren Irak-İran savaşında, Saddam’ın kullandığı kimyasal silahlar Amerika ve İngiliz savaş endüstrisi tarafından üretilmişti.
1990’da Amerika’nın göz yummasıyla Kuveyt’i işgal eden Saddam, ikibinli yıllara doğru arkadaşlıktan ‘Hitler’ çapında kötü ruhluğa terfi ettirilmişti.
Saddam Hüseyin’in Kürtleri, Şii Müslümanları ve diğer azınlıklarla birlikte muhaliflerini baskı altında tuttuğu yeni bir bilgi değildi. Ama yine de savaş ‘kaçınılmaz’dı.
Irak, soğuk savaşın bitiminden sonra 'olağan dışı' silahların kullanılabileceği bir hedef olarak seçilmiş gibiydi. İlk defa Irak’ta seyreltilmiş uranyumdan yapılmış kurşun kullanılmıştı. Yarattığı radyoaktivitenin etkisi, - tıpkı Vietnam’da kullanılan ‘Agent Orange’de olduğu gibi- yıllarca devam edecek olmasına rağmen.
Medyaya düşen görüntüler, müttefiklerin uçaklarının yıldız savaşları tekniği kullanarak önemli Irak hedeflerini nasıl vurduğunu gösteriyordu; müttefiklerin sivil hayatları korumak için ne kadar özen gösterdiklerinin bir ispatı olarak...
Haberlerdeki aynılık ve duyarlılık göz yaşartıcıydı: BBC “Bombaların bir neşter ustalığında kullanıldığını” söylüyordu. Bu, ‘incelikli’ operasyon ilk sonuçlarını Bağdat’taki Al-Amiriya sığınağının bombalanmasında verdi. Çocuk ve kadınlardan oluşan üç yüz kişi yanarak öldüler.
Amerika, İngiltere ve diğer batılı ülkelerde medya kanalları bu ‘rahatsız edici’ görüntüleri ‘Irak propagandası’ olduğu gerekçesiyle sansürledi. Altı ay sonra Kolombiya Journalism Reviewgörüntülerin orjinalini ele geçirdi.
“Görüntülerde parçalanmış bedenler vardı,” diye yazıyor izleyen muhabir. “Neredeyse tamamı kömürleşmişti. Ölülerin arasında altı tane bebek ve on tane çocuk vardı. Bedenleri tanınmaz hale gelmişti. Gönüllüler sık sık katılarak ağlamaktan çalışmaya ara veriyorlardı.”
Amerikan basın sözcüsü sığınağın ‘askeri fabrika’ olduğunu iddia etti. Halk ve tarafsız gözlemciler Amerikalıların burada yalnızca kadın ve çocukların olduğunu bildiklerini söylediler. Savaş bittikten çok sonra Amerika’nın önemli bürokratlarından biri sığınağın bombalanmasının ‘askeri bir hata olduğunu’ kabul etti. Ancak, bu açıklama hiçbir batılı yayın organında yer almadı ve hiçbir zaman sorgulanmadı.
Müttefikler düzenledikleri basın konferanslarında, askeri hedeflerin dışında hiç kimsenin burnunun kanamadığını anlatmışlardı ama görünen oydu ki Irak ve Kuveyt üzerine atılan 88.500 ton bombanın -Hiroşima’ya atılandan yedi kat daha etkili- yüzde 70’i hedefini şaşırarak yerleşim yerlerine düşmüştü ve sivil halka zarar verilmişti.
Serbest gazeteci Paul Roberts’in tanıklığı şöyleydi: “Ben Kamboçya’daki bombalamaları da yaşadım... Ama bu bütünüyle başka bir şeydi... Yirmi dakika süren halı bombardımanından sonra çocukların ve yetişkinlerin inlemeleri duyuluyordu. Paramparça olmuş bedenler şok halinde birbirlerine yardım etmeye çalışıyordu. Yaralılar ortalıkta dolaşan zombilere benziyorlardı...”
1969-1973 yılları arasında yedi yüz elli bin Kamboçyalı köylü, Amerikan saldırılarında öldürülmüştü. Saldırının gerekçesi Kuzey Vietnamlı gerillaların Kamboçya’da eğitildikleri iddiasıydı. 1973’ün ilk altı ayında İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atılandan daha fazla bomba Kamboçya’ya atılmıştı. Bu bombaların yıkıcı etkisi de Hiroşima’ya atılan atom bombasından beş kat daha fazlaydı.
Londra’daki Medical Educational Trust’un, Irak'ta kayıplarla ilgili yaptığı araştırmaya göre 250 binden fazla kadın ve çocuk, Amerikalıların direkt saldırısında ölmüşlerdi. Bu rakamlar Amerikalı ve Fransız gizli servislerinin rakamlarıyla -200 binden fazla sivil- örtüşüyordu.
Aynı zamanda 1,8 milyon insanın evsiz kaldığı, Irak’ın elektrik ağının, su ve kanalizasyon alt yapısının, sağlık sisteminin, tarım ve endüstri kaynaklarının büyük ölçüde tahrip olduğu uluslararası yardım organizasyonlarının raporlarında yer alıyordu.
BM’nin Gıda ve Tarım Örgütü yayımladığı bir raporda askeri saldırıların ve ambargonun Irak’ın gıda sektörüne büyük zararlar verdiğini, bunun sonucu olarak 560 binden fazla çocuğun öldüğünü açıkladı. Dünya Sağlık Örgütü bu rakamları doğruladı…
Bugün durup hatırlamamız gereken bütün bunların ABD ve İsrail’in kimyasal silahlar konusundaki ‘hassasiyeti’ ile başlamış olduğu.
2003 yılında Irak işgali öncesinde "Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahları var” tezi gazetelere manşetlerden girmişti.
Uluslararası Atom Enerji Komisyonu Stokholm’de yaptığı toplantıda bu iddiaların mesnetsiz olduğunu açıklasa da, Latin Amerika’daki ‘uyuşturucu kralları’nın yerine ‘nükleer teröristleri’ geçiren medya, batının korunması için seferberlik ilan etmişti bir kere.
Saddam’ın hangi tür silahlara sahip olup olmadığını en iyi bilecek olanlar elbette yine batılılardı; O, zaten batının adamıydı. Reagan ve Thatcher, zamanında onu İran’a karşı silahlarla donatmışlardı. Ama sonraki yıllarda işler karışmış, Amerika, İngiltere, Suudi Arabistan, İsrail, Irak sarmalında petrol, silah ticareti ve bölgesel çıkarlar birbirine girince Batı birden, ülkesini ‘demir yumruk’ ile idare eden Saddam'ın aynı zamanda uluslararası güvenliği de tehdit ettiğinin farkına varmıştı…
Şimdilerde, dokuz yıl boyunca Irak’ta bir türlü bulunamayan bu biyolojik silahların işgalden hemen önce Suriye’ye transfer etmiş olabileceği gündemde.
Malum, ABD Başkanı Obama, Suriye'de kimyasal silah kullanıldığına dair ellerinde kanıt bulunduğunu, ancak söz konusu silahların kimler tarafından ve nasıl kullanıldığını henüz bilmediklerini açıkladı geçen hafta. Tekrarlanması durumunda ise bu durumun ‘oyun değişikliği’ne neden olacağı uyarısında bulundu.
Bütün bu koparılan kıyametin arasında Ortadoğu’nun nükleer silahlara sahip olduğu herkesçe bilinen tek ülkesi üzerine hiçbir söz edilmemekte. İsrail'in BM’in aldığı bütün kararları hiçe sayarak komşularına ve işgal ettiği ülkeye karşı çekinmeden uyguladığı her türlü terör, ABD tarafından geçmişte olduğu gibi bugün de ‘savunma’ olarak adlandırılmakta. İsrail terörü her türlü yöntemle kutsanırken, ABD tarafından ekonomik olarak da desteklenmekte. Kendi topraklarında yıllardır ‘terörist’ ilan edilen Filistinlilere zulmeden, 1982 yılında Lübnan’ı işgalinde yirmi bin insanı katleden İsrail...
Dün Kudüs’de ‘Mavi Marmara’ tazminat görüşmelerinin ikinci turu vardı. Türk heyeti son üç yılda İsrail'i ziyaret eden en üst düzeydeki ilk heyet olma şerefine erişti. Görüşmeler sonunda iki tarafın da üzerinde mutabık kaldığı bir anlaşma metni taslağı oluşturulduğu söyleniyor.
Ez cümle, tazminat konusunda anlaşma sağlandığında iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tam temsil düzeyine yükseltilecek ve hep birlkte başımız göğe erecek…
Sonra biz: Bu ‘uluslararası güvenlik çalışmaları’ ne menem şeyler; askeri mi, teknik mi, teknomiliter mi? Strateji çalışmaları, bu teknomiliter ‘güvenliği’ hangi özgün yöntemlerle işliyor?
Uzaktan kumandalı katliamlar nerelerde ve nasıl gerçekleşiyor; Afganistan’a sevkedilen ‘demokrasi’ Pakistan’ı nasıl vuruyor?
En son kimyasal silahı Suriye’de kim kullandı; Esad mı? Muhalifler mi? İsrail mi?
Bilgi toplumu -yani ulusu- hangi bilgileri, ne amaçla pazara sürüyor?
... gibi sorularla olduğumuz yerde dövünüp durmaya devam edeceğiz. Ya da bu fokur fokur kaynayan cadı kazanının içinde ‘buz gibi tarafsız’ olmayı öğreneceğiz.
17 Nisan 2013 Çarşamba
Akıntıburnu, Arnavutköy
İşteki tüm stres,kafamdaki problemler,para,kız,iş,aksaklıklar herşey biranda okadar uzaklaştı ki..
Akıntıburnu'na geri döndüğümde yağmur ve rüzgar daha da arttı. Bir sigara içtim,golden brown dinledim Stranglers'tan.Mutluydum,istanbul garip bir şekilde bok gibi bir havada,çok süper olmayan şartlara rağmen beni gülümsetti ,mutlu etti :)
Akıntıburnu adı üstünde,boğazda çift akıntının olduğu yer. 1. ve 2. köprünün tam orta noktası,kafayı kuzeye çevirirsen karadeniz ,güneye dönersen marmara.Denize bakınca akıntı yönünün bile türbülans yaptığını görüyor insan..
Arnavutköy,boğaz janti ama sakin,herşeye rağmen temiz ve rüzgarı gibi yanlız bir yer!
24 Şubat 2013 Pazar
2013'te izlenecek en sağlam filmler
1) Mood Indigo
Bir kadın akciğerlerinde büyüyen çiçek yüzünden acı çekmektedir. Boris Vian'ın romanından uyarlama Michel Gondry rüyalara tekrar giriyor. Sabırsızlık hissediyorum!!
Mükemmel bir seçim :)) Audrey Tautou & Romain Duris

2) The Congress
Stanislaw Lem'in "Gelecek bilim Kongresi" adlı kitabından uyarlanan filmde sinopsis: popüleritesi azalmış bir aktrisin "görüntülerini" oğlunun bakımı için bir film stüdyosuna satıp bunun tekrar tekrar kullanılmasıyla popüleritesinin düşüşü anlatılıyor.
Animasyon başlayıp 35 mm devam edecek.
Waltz with Beshir'le idol olan yönetmenin çıkaracağı sinematografi merak konusu.

Waltz with Beshir'le idol olan yönetmenin çıkaracağı sinematografi merak konusu.


3) Sin City: A Dame to Kill For
Açıklamaya pek gerek yok ...yıllardır bekliyoruz. Gordon lewitt ve Eva green (hastayız) i ekstradan kadroya katmışlar.

“Hunger” ve “Shame” 'in İngiliz yönetmeni Steve McQueen (oyuncu olanla karıştırmayın) yine artist oyuncusu Michael Fassbender ile işbirliğinde. Brad Pitt , Dwight Henry ve Quvenzhané Wallis
5) The Necessary Death of Charlie Countryman
""The transformation of a 'Transformer' – Shia La Boeuf plays a naïve average joe and hopeless romantic pitted against a bunch of ruthless gangsters in order to save his life and his love. A fast-paced, upbeat feature debut which toys laconically with many American cliché of Europe’s Wild East.""
6) Stoker :Yılın en çok beklenenlerinden. Old Boyun,mr-mrs. Vengeance'ın yönetmeni Park Chan-wook tan, başrollerinde Mia Wasikowska, Nicole Kidman ve Matthew Good
7) Before midnight:
Kırklı yaşlardaki Celine ve Jesse 9 yıl sonra bu sefer Yunanistanda buluşur.
Before sunrise,before sunset hikayesenin son versiyonu. hikayede bildik hisler uyandırıyor benim için. Hatunumla,pariste bir hafta sonu geçirmiştik,yazın yunan adalarındaydık şimdi de Viyana'ya gideceğiz. Fark bizim mizansen sondan başa tarihsel olarak ve Allah'tan 10-12 yıl genciz bu tiplere göre. Bi de benim manita celine'den daha güzel :P
8) Her:
gelecekte bir yazar her ihtiyacı karşılayan bir robot alır ama onla romantik bir yakınlaşma yaşayacağını bilmemektedir. Yönetmen Spike Jonze başrollerde Joaquin Phoenix ve Amy Adams, Rooney Mara, Samantha Morton ve Olivia Wilde.
9) Elysium
Futuristik bir adelet mucadelesi
Güney Afrikalı yönetmen Neill Blomkamp (District 9) Matt Damon ve Jodie Foster ile büyük bütçeli bir bilimkurguya girişiyor.
10) Promised Land:
Yaşayan efsane Gus Van Sant, kankası Matt Damon'ı alıp ince, outsider sorgulayan ve kendine özgü minimalizmiyle yine bireyi, bizi ve multinationalları sorgulayabilecek mi?
11) The Wolf Of Wall Street
Bu yıl en çok beklediğim filmlerden birisi.
Martin Scorcese ve favori adamı Leonardo Di caprio yine döktürecek mi? Borsa mafya NY ,adalet ilişkisi
Martin Scorcese ve favori adamı Leonardo Di caprio yine döktürecek mi? Borsa mafya NY ,adalet ilişkisi
12) Only lovers left alive:
Jarmuch kanka yine döktürüyor yine yardırıyor!
Yüzyılardır mutlu mesut yaşayıp giden Adam ile Havva'nın mutlulukları Havva'nın kardeşinin gelmesiyle bozulur.
oyuncular: Tilda Swinton ve John Hurt

13) The Young and Prodigious Spivet : Jean-Pierre Jeunet, uçlarda bir deneme olabilir.
14) Only God Forgives:
ingiliz mafya Tayland'da öldürülen kardeşinin intikamını alacaktır.
“Drive” ikilisi Nicolas Winding Refn ve yaşayan efsane Ryan Gosling projesi.
15) The Look Of Love" Genç üstad Michael Winterbottom'dan bomba bir şey gelir mi?
Paul Raymond ,,ingliterenin en zengin- marjinal adamının hikayesi
16) The Counselor
avukat,komplike,uyuşturucu,trafik
Kadro: Ridley Scott yönetti ve Michael Fassbender Brad Pitt,Cameron Diaz, Penelope Cruz, Javier Bardem
17) The Past
İranlı bir adam Fransız karısı ve iki çocuğunu da alarak İrana dönmek ister. Karısı istemediği gibi bir de fransız bir adama aşık olur.
"Ayrılık"ın İranlı yönetmeni Asghar Farhad 'tan bir deneme daha. Bir peygamberden bildiğimiz Taha Rahim iranlı rolunde :)
18) Trance
Adamım Danny Boyle,vincent Cassel'i yanına alıp sert bir öyküyle dönebilecek mi?
19) Side Effects:
Adı üstüne.bi de Jude law kankayı esas oğlan yapmışlar. bakacağız.
20) Zero Dark Thirty
A chronicle of the decade-long hunt for al-Qaeda terrorist leaderOsama bin Laden after the September 2001 attacks, and his death at the hands of the Navy S.E.A.L. Team 6 in May 2011.
21) Art/Violence
""On 4 April, 2011 Palestinian-Jewish actor, director and peace activist Juliano Mer-Khamis was murdered. He was the founder of the Freedom Theatre in Jenin, a Palestinian refugee camp on Jordan’s West Bank. The theatre aims to provide young people with a place to develop their own artistic resistance against patriarchal oppression and the Israeli occupation. "Juliano put us on stage and we will stay on stage." Taking their inspiration from well-known literary protagonists, director Udi Aloni and three young Palestinian actors follow Juliano’s lead and use their radical imagination in an unpredictably brutal environment to create an artistic form of rebellion: Mariam Abu Khaled brings together Palestinian children from both sides of the wall for a performance of ‘Alice in Wonderland’; Udi Aloni transforms his grief following the loss of his friend into a trauma-loop in his adaptation of ‘Waiting for Godot’; and actor Batoul Taleb explores the meaning of friendship.""
22) Inside Llewyn Davis
Bob Dylan ve Joan Base dönemleri
23) My Own Private River:
" Footage from My Own Private Idaho is re-contextualized in James Franco's tribute to River Phoenix."

24) Ohh Boy: jan Ole Gerster
Berlin sokakları,outsider,umursamazlık,toyluk
"" The film deals with the desire to participate in life and the difficulty to find one's place""
25) The grandmaster
Hong kong'un ve asyanın görüntü ve his uzmanı Wong Kar-wai'den uzun süredir kısa film dışında birşey izleyemiyorduk.
Ip man, bruce lee'nin usta çırak hikayesiymiş.
Etiketler:
2013,
art,
artist,
Cinema,
film festivali,
realisator
14 Şubat 2013 Perşembe
Gerçek Çılgın Proje - Marmaray
İstanbul'un '150 yıllık rüyası' olarak tanımlanan Marmaray için çalışmalar tüm hızıyla
sürüyor.
Marmaray İstanbul’da boğazın iki yakasının demiryolu ile birbirine bağlamayı
amaçlayan proje. İstanbul Boğazı’ndan geçmesi öngörülen ilk demiryolu tüneli,
1860 yılında taslak halinde hazırlanmıştır. Şekilde, sütunlar üzerinde duran ve
denizde yüzer tip bir tünel ve önerilen kesitler gösterilmiştir.
İstanbul Boğazının altından geçecek bir demiryolu tüneli ile ilgili düşünce, ilk
olarak 1860 yılında ortaya atılmıştır. Fakat İstanbul Boğazının altından geçirilmesi
planlanan tünelin Boğazın en derin bölümlerinden geçeceği yerlerde, eski teknikler
kullanılarak, tünelin deniz dibinin üzerinde veya altında inşa edilmesi mümkün
olmayacaktı ve bu nedenle bu tünel, tasarım kapsamında deniz dibi üzerine inşa
edilen sütunların üzerine yerleştirilen bir tünel olarak planlanmıştı.
Bu tür fikirler ve düşünceler, izleyen yirmi-otuz yıllık dönem içerisinde daha ileri
düzeyde değerlendirildi ve 1902 yılında benzer bir tasarım geliştirildi; bu tasarımda
da İstanbul Boğazının altından geçen bir demiryolu tüneli öngörülmüştür; fakat bu
tasarımda, deniz dibi üzerine yerleştirilen bir tünelden bahsedilmiştir. O zamandan
bu yana, çok farklı fikir ve düşünceler denenmiş ve yeni teknolojiler, tasarıma daha
çok özgürlük kazandırmıştır.
Istanbul'da doğu ile batı arasında uzanan ve İstanbul Boğazının altından geçen bir
demiryolu toplu ulaşım bağlantısının inşa edilmesine yönelik istek, 1980li yılların
başlarında giderek tırmanmaya başlamış ve bunun sonucunda 1987 yılında ilk
geniş kapsamlı fizibilite etüdü gerçekleştirilmiş ve raporlanmıştır. Bu çalışma
sonucunda, bu tür bir bağlantının teknik ve maaliyet olarak fizibıl
olduğu belirlenmiş ve bugün projede gördüğümüz güzergah bir dizi
arasından en iyisi olarak seçilmiştir.
1987 yılında ana hatlarıyla belirlenmiş olan proje, izleyen yıllar içerisinde
tartışılmış ve yaklaşık 1995 yılında, daha detaylı etüt ve çalışmaların
gerçekleştirilmesine ve 1987 yılındaki yolcu talebi tahminleri dâhil olmak üzere
fizibilite etütlerin güncellenmesine karar verilmiştir. Bu çalışmalar, 1998 yılında
tamamlanmış ve elde edilen sonuçlar, daha önceden elde edilmiş olan sonuçların
doğruluğunu göstermiş ve projenin İstanbul'da çalışan ve yaşayan insanlara birçok
avantaj sunacağını ve şehirdeki trafik sıkışıklığıyla ilgili olarak hızla artan sorunları
azaltacağını ortaya çıkarmıştır.
1999 yılında Türkiye Cumhuriyeti ve Japon Uluslararası İşbirliği Bankası (JBIC)
arasında bir finansman anlaşması imzalanmıştır. Bu kredi anlaşması, Projenin
İstanbul Boğaz Geçişi bölümü için öngörülen finansmanın temelini
oluşturmaktadır.
2003 ve 2004 yıllarında, Projenin önemli bölümleri için finansman anlaşmalarının
düzenlenebilmesi amacıyla, Avrupa Yatırım Bankasıyla (AYB) müzakereler
gerçekleştirilmiştir. 2004 yılının Sonbaharında Banliyö Demiryolu Sistemlerinin
finansmanı için AYB ile kredi anlaşması imzalanmıştır.
.jpg)
2003 ve 2004 yıllarında, Projenin önemli bölümleri için finansman anlaşmalarının
düzenlenebilmesi amacıyla, Avrupa Yatırım Bankasıyla (AYB) müzakereler
gerçekleştirilmiştir. 2004 yılının Sonbaharında Banliyö Demiryolu Sistemlerinin
finansmanı için AYB ile kredi anlaşması imzalanmıştır.
PROJENİN HEDEFLERİ
Bu proje ile İstanbul'da 1984 yılından bu yana gerçekleştirilen kapsamlı
bilimsel çalışmalar sonucunda kentteki mevcut yapımı devam eden ve
planlanan raylı sistemlerle bütünleşecek bir Boğaz Demiryolu Geçişinin
projesi ile mevcut Banliyö Demiryolu hatlarını İstanbul Boğazı altında
bir tüp tünelle birleştiren bir proje ortaya çıkmıştır.
Bu sayede;
• İstanbul Metrosu ile Yenikapı'da uyum sağlanarak, Yenikapı
Taksim şişli 4 Levent Ayaz ağa’ya yolcuların güvenilir, hızlı ve konforlu
bir toplu taşım sistemi ile seyahat etmesi sağlanacak,
• Esenler Mahmutbey Hafif Raylı Sistemi ile entegre olacağı için
de yolcuların güvenilir, hızlı ve konforlu bir toplu taşım sistemi ile
seyahat etmesi sağlanacak,
• Kent ulaşımı içinde Raylı Sistemlerin payı artacaktır.
• En Önemlisi Avrupa ile Asya'yı demiryolu ile birbirine
bağlayarak Asya ve Avrupa yakaları arasında yüksek kapasiteli toplu
taşım imkanı sağlanacak,
• Tarihi ve kültürel çevrenin korunmasına katkı sağlanacak,
• Boğazın hiçbir kesitinde değişikliğe yol açılmayacak,
• MARMARAY projesinin hizmete girmesi ile Gebze-Halkalı
arasında 2–10 dakikada bir sefer yapılacak ve her iki yakada bir saatte
75.000 yolcu taşınmış olacak,
• Yolculuk süreleri kısalacak,
• Mevcut Boğaz Köprülerinin yükü hafifletilecek,
• İstanbul trafik sorununa kalıcı bir çözüm getirilerek trafik
kazaları en az seviyeye indirgenecek, yollardaki otomobil ve otobüs sayısı
azaltılarak karayolu araç trafiğini rahatlatmasının yanında, özel otomobil
kullanıcılarına da hızlı bir ulaşım seçeneği sunacak,
• Trafikte daha az motorlu taşıt kullanılması nedeniyle enerji
tasarrufu sağlanarak, daha az hava kirliliği ve gürültü kirliliği
olacağından İstanbul İli yaşanılır bir kente dönüşecek,
• İş ve kültür merkezlerine kolay, rahat ve çabuk ulaşım
sağlayarak kentin değişik noktalarını birbirlerine yaklaştıracak ve kentin
ekonomik yaşamına da canlılık katacaktır.
İstanbul'u zorlayan önemli bir sorun, giderek artan araç trafiği
sıkışıklığıyla ilgili problemlerdir. Yeni banliyö demiryolu sistemiyle elde
edilecek olan İstanbul Boğazı üzerinden yolcu tasıma kapasitesi, mevcut
köprülerinden herhangi birinin kapasitesinden 10–12 kat daha yüksek
olacaktır.
YOLCULUK SÜRESİ VE GÜZERGÂH
Marmaray Demiryolu Projesinin güzergâhı, İstanbul Boğaz Geçişi hariç olmak
üzere, mevcut banliyö demiryolu hattının güzergâhına benzerlik göstermektedir.
Bir başka ifadeyle, Halkalı ile Kazlı çeşme ve Söğütlü çeşme ile Gebze arasındaki
mevcut istasyonların çoğu bugünkü yerlerinde kalacak; fakat binalar düzeltme ve
onarımdan geçirilecek veya tamamen yeni binalar inşa edilecektir.
Bunlara ek olarak, Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar'da yeni yeraltı istasyonları inşa
edilecek ve demiryolu teknolojisi, modern sistemler ve demiryolu araçları
kullanılarak iyileştirilecektir.
Halkalıdan Gebze'ye bir yolculuk, Sirkeci'den Haydarpaşa'ya feribotla geçiş dahil
olmak üzere, tipik koşullar altında 185 dakika sürmektedir. İyileştirilmiş banliyö
demiryolu sistemi hizmete açıldığında, bu yolculuk 104 dakika sürecektir. Bir başka ifadeyle yolcular, bu yolculuktan 81 dakika kazanacaklardır.
Yukarıda belirtilen durum dâhil olmak üzere, yolculuk süresi ile ilgili diğer
örnekler, aşağıda liste halinde sunulmuştur:
• Gebze ve Halkalı arası 105 dakika
• Bostancı ve Bakırköy arası 37 dakika
• Söğütlü çeşme ve Yenikapı arası 12 dakika
• Üsküdar ve Sirkeci arası 4 dakika
Sistemin hizmete açılacağı yılda, zamandan elde edilecek toplam tasarrufun
yaklaşık 13 milyon saat olacağı hesaplanmıştır; 2015 yılı itibariyle elde edilecek
olan toplam zaman tasarrufu, yaklaşık 25milyon saat olacak ve sistemlerin
kapasitesi tamamen kullanılabilir hale geldiğinde, elde edilecek zaman tasarrufu
yılda yaklaşık 36 milyon saat veya tüm dünya genelinde her gün insanlar
tarafından kazanılan yaklaşık 100.000 saat (11.4 yıl) olacaktır!
Proje, Avrupa yakasında bulunan Halkalı ile Asya yakasında bulunan Gebze
ilçelerini kesintisiz, modern ve yüksek kapasiteli bir banliyö demiryolu sistemiyle
bağlamak amacıyla İstanbul'daki banliyö demiryolu sisteminin iyileştirilmesi ve
Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi inşasına dayanmaktadır.
Proje sürecinde,su altında çeşitli arkeolojik
eserler de bulunmuştur. Bu tarihi eserlerin etkilenmemesi için ekstra uğraşta planlamayı kısmen geciktirmiştir.
İstanbul Boğazının her iki yakasındaki demiryolu hatları, İstanbul Boğazı'nın
altından geçecek olan bir demiryolu tünel bağlantısı ile birbirine bağlanacaktır. Hat,
Kazlı çeşme’de yeraltına girecek; yeni yeraltı istasyonları olan Yenikapı ve Sirkeci
boyunca ilerleyecek, İstanbul Boğazının altından geçecek, ve diğer bir yeni yer altı
istasyonu olan Üsküdar'a bağlanacak ve Söğütlü çeşme’de tekrar yüzeye çıkacaktır.
Proje, şu anda dünyadaki en büyük ulaşım altyapı projelerinden birisidir.
İyileştirilmiş ve yeni demiryolu sisteminin tamamı, yaklaşık 76 km uzunluğunda
olacaktır.
Gelişme Öngörüleri
2010’da saymık 12,7 milyon, iş yerinde çalışanlar 3,6 milyon kişi, öğrenci
sayısı ise 2,3 milyon kişi olacaktır. 2023 ‘de ise say mık15,4 kişi, işyerinde çalışanlar
5,2, öğrenci sayısı 2,8 milyon kişi olacaktır.
Avrupa’nın önemli yerleşimlerinde yolculuk yapan kişilerin sayısı milyon kişi/ gün
olarak şöyledir;
Yer Toplam Yaya
Londra 2.81 0.96
Moskova 2.83 1.08
İstanbul 1.5
Demiryollu araçların ulaşımdaki oranları ise şöyledir;
Tokyo %10
Newyork %31
Paris %25
İstanbul %3.6
Gelecek yıllarda demir yollu ulaşım oranının %47’ye çıkarılması erekleşiyor.
2005’de bitirilmiş demiryolu boyu 60 km., çalışan 47 km demiryolu ağı var.100 km.
uygulama tasarımı sürüyor.Gelecek 10 yılda 250 km boylu demir yolu
gerçekleştirecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










.jpg)







