7 Ocak 2013 Pazartesi

10 yılda Türkiye ekonomisi ve gelecek 5 yıl?




""Türkiye, son on yıldır hızlı bir büyüme sergiledi. GSYHsı 300 milyar dolarlar düzeyinden 800 milyar dolarlara, kişi başına geliri de 3000 dolar düzeyinden 10000 dolar düzeyine sıçradı.

İlk bakışta bu hızlı büyümenin Türkiye’yi ciddi bir sanayi gücü haline getirmiş olması düşünülür. Ne var ki durum böyle değil. Hatta tam tersine, Türkiye son yirmi yılda sanayi katma değeri yaratma konusunda gerilemiş görünüyor.

Buradan ne sonuç çıkar? Türkiye’nin büyümesinin imalat sanayisine bağlı bir büyüme olmadığı sonucu çıkar. Türkiye’nin inovasyon ve AR-GE konusunda bir şeyler yapamadığı sonucu çıkar.

İnşaat sektörüne bağlı büyümeyle en büyük on ekonomi arasına girmenin kolay olmadığı sonucu çıkar. Bizim okullarımızın yaratıcılık konusunda adam yetiştirmediği sonucu çıkar. Teşvikleri vermenin yeterli olmadığı, bunların nasıl ve hangi yönde işlediğini sürekli izleyecek bir mekanizmaya sahip olmak gerektiği sonucu çıkar.""

TR'de orta vade de 3 reform kaçınılmaz:
1)Vergi 2)İthal ikamesi 3)Enerji. 

Şuan için vergi reformu adına ilk önce sağlam bir vergi denetim sistemi için VDK kuruldu 10 bin elemana tamamlanacak bundan sonrada büyük ihtimal dolaysız vergilerin oranı arttırılarak vergi yükü yükseklere taşınacak.
2'inci madde için yeni teşvikler gündemde
3'üncü madde içinde nükleer santral ve HES'ler planlanıyor.  Ne kadar başarılı olunacak bilinmez.
Türkiye'nin son 30 senelik ekonomik öyküsü kısaca nüfus artışı, kente göç, inşaat, hane bazlı tüketimi, ve finansman/borçlanma kanallarını açılması ise bununla sürdürülebilir bir büyüme yakalayabilir miyiz?

Son zamanlarda köprü özelleştirmeleri ve spor toto teşkilatının özelleştirmesi ile ilgili basında çıkan haberler ekonomik kriz söylentilerini de beraber getirdi. piyasa da gözlemlerime göre emisyon hacminin çok az olduğunu düşünüyorum. Tabiki bunda eskiden olduğu gibi para basarak stagflasyon yapılmaması ve likitide bolluluğuna gidilmemesi en önemli etkenler.

Yine de bu direk olarak alım gücüne yansımakta.Böylece mal ve hizmetlerin istendiği gibi satılmaması,ve finansal enstrümanların kullanılmasında yaşanılan sorunlar aslında çok ta iyi durumda olmadığımızın bir kanıtı. Bu arada döviz cephesinde de oynaklık devam etmekte. Tabiki dalgalı kurdan ötürü bu durum çok normal ,ancak yabancı para birimlerinin haddinden fazla değer kazanması da ekonomimizin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Bizim ulkemiz gibi demografik yoğunluğu çok fazla olan,köyden kente göçlerin yoğun şekilde yaşandığı,zaman zaman resesyonlara giren ekonomiler de enflasyon ve faizler yüksek ,ekonominin yapısal sorunları kuvvetlidir. 

Şu an için genel ekonomik tabloya bakarsak,bono ve tahvil fiyatlarında ki düşüş hatta Fitch ' in not arttırması bile Türk ekonomisinin kronikleşen sorunlarını aşmada yeterli olmuyor.Olamaz da.Çünkü öncelikli olarak ihracat ve ithalat girdilerinin düzenli bir biçimde reel fayda sağlaması lazım.Çok fazla ithalat yapmaya yönelik bir ekonomik politika izlendiğinde nispeten katma değeri düşük ara malını işleyip satmaya yönelik ihracattan olası bütçe açıkları ne kadar kapanabilir?
Yıllardır kamu açıklarını kapatmaya yönelik lüks tüketim ürünlerine gelen vergi artışları,cari açıktan doğan ve ekonominin genel balansını bozan döviz kurlarında ki oynamalar hatta ,enerjide dışa bağımlılığımız dolayısı ile yüksek miktarda ödediğimiz dış borçlarımız ve ödemelerimiz bizim ekonomik anlamda istediğimiz büyümeyi yakalamamızı engellemekte. Yine de bütün bunlara rağmen Türk ekonomisinin son yıllarda yakaladığı büyüme oranları da takdire değer. Yani aslında potansiyeli çok daha fazla olan bir ekonomik kalkınma görüyoruz.

Aslında burada insanlarımızın refahını arttırmak,üreticiyi her anlamda zenginleştirmek ve ihracat yaptığımız ülke sayısını değil,ihracattan kazandığımız fon miktarını arttırmak ise yöntem çok basit.Yerli malı kullanımını teşvik etmeliyiz. Bugün sürekli tarım kesiminden işlerin hiçte iyi gitmediğine dair haberler okumaktayız.Eğer ki hayvancılıkta ithal hayvan getirme noktasında ki bile kotaları katlamışsak,tarımda kullandığımız tohumları bile ithal eder halde isek,benzin,mazot gibi ürünlerde fiyatları elimizde olmadan bir noktada tutamıyorsak tarım dan kazancımız azalır.

Bugün dev şirketler istedikleri ,ya da ülkemizde ürettikleri her türlü ürünü başta kimya sanayi olmak üzere rahatlıkla satabilmekteler. Biz kendimize ait olan markaları bu firmalarla rekabet eder hale getirebiliyormuyuz. Bu soruyu düşünmek gerek.Misal bir marketten içeri girip şampuan almak istediğinizde gözünüzün önüne sürekli olarak 3-4 firmanın malzemeleri çarpmakta.
Önemli olan yerli malı üretimini desteklemek,bu ölçekte rekabeti teşvik edici unsurlar getirmek ve türk lirasının çok daha dengeli bir biçimde dağılmasını sağlamak.Bu olduğu takdir de asıl işte o zaman istenilen büyüme yakalanır.

Son on yıldaki ilerleme,bence: ülke ekonomisinin 2001 krizinden sonra banka yapılanmasını iyi yapması,inşaat firmalarının orta dogu ve dogu avrupa'da onemli oyuncular haline gelmesi, Devletin global sisteme full entegrasyon surecinde, koklu kurumlarının (Tupraş,Petkim,Telekom,otoban,enerji vs) ozelleştirilerek kısa vadeli net gelirleri ile alakalı.
Ayrıca turizmde ve ticaretde de gözle görülür bir artış var. İstanbul'un her açıdan tam bir metropolitan haline gelmesi,200 farklı noktaya direk uçuş olması,vizelerin pek çok ülkeyle kaldırılması ülkeye giren sayısında ciddi bir artış yaratıyor. Bunun da ekonomiye dolaylı katkısı oluyor.
Ayrıca,10 yılda artan ülke stabilitesi ve herşeye rağmen yüksek sayılabilecek faiz,tahvil getirisi nedeniyle sıcak paranın hala sevdiği bir piyasa Türkiye.


Yıllardır daha iyiye giden genç nesilin eğitim seviyesi ve rekabetin uluslarası duzeye taşınması (pek çok avrupa-amerika vs duzeyde başarılı Türk bilim adamı,muhendis,doktor gb) ve bu yetişmiş insan potansiyeli  ülkeyi bir nokta daha atlatıyor.
Tabi bütün bu olumlu gelişmelere rağmen,düzenli bir ARGE yapılanması,yaratıcı düşünce potansiyeli oluşturulamadıkça ses getiren-katma değer katan ürünler ortaya çıkarmamız mümkün değil. (örnek otomotiv- telekomünikasyon Güney Kore,Japonya,İtalya gibi)
Bu da bulk üretim ve ithalata bağlı ihracatı doğal olarak oluşturuyor.


Bu doğrultu da, ithalata dayalı ihracat ile (mevcut otomotiv sektörü-bulk üretim),
inşaat firmalarının endüstriyel projelerde sadece inşaat ve tahaaüt kısmını yapmasıyla (Engineering,procurement,construction da lisansı-temel dizaynı yapamamak),
kritik ürünleri,araçları sürekli ithal ederek,
Enerji bağımlılığını (Doğal gaz-ısınma ,petrol- ulaşım, elektrik üretimi ) minimum seviyeye getiremedikçe,
coğrafyanın el vermesine rağmen tarım ve hayvancılığı yoksayarak
2023 yılında dünyanın en iyi 10 ekonomi arasına girebilmek sadece bir hayaldir.
Ayrıca son yıldaki özelleştirmelerden gelen parayla sadece günü mü kurtardık yoksa kalıcı yaralara bir çözüm mü arıyoruz göreceğiz. Enerjideki HES,RES,nükleer santral hamleleriyle ve TPAO'nun ulkede (multinationallarla ortaklaşa) ve Ortadogu'daki ekstra çalışmalarıyla yakıt ve elektrik üretimini ne kadar kompanse edebileceğiz gelecek 5 yılda hep beraber göreceğiz.






30 Aralık 2012 Pazar

Through the roof Underground Istanbul- Bosphorus









Istanbul / New channel project // Hydrogen Energy





April 2011, PM Erdoğan publicly announced the details of his long-anticipated crazy project,Kanal İstanbul, saying the government would create a new Bosporus in İstanbul.
The İstanbul Strait will become the world’s most important center of hydrogen energy if the construction of a second canal that has been publicized by Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan as a “crazy project” actually happens.
If the tankers use the canal for transportation, the traffic in the Bosporus will be minimized, and the sea flow in the strait will be used for the generation of hydrogen energy. Before the announcement of the Kanal İstanbul project, the International Center for Hydrogen Energy Technologies (ICHET) founded by the United Nations Industrial Development Organization (UNIDO) in Turkey in 2003 was planning to generate electrical energy out of the flow in the Bosporus.
However, the project was never implemented because of the heavy traffic in the Bosporus and a lack of infrastructure. In case the project is actually implemented, UNIDO-ICHET will station a turbine on a submarine in Arnavutköy-İstanbul to start generation of electricity. The center authorities who concluded that the magnitude of the undersea flow is sufficient for generation of electricity will produce 20 kilowatts of electricity by a generator to be installed on a platform in the strait.
The turbine that will generate electricity will produce energy out of the flow eight meters below the surface. Subsequent to the move of the traffic load to Kanal İstanbul, the project will be fully implemented for effective use of the flow. During the initial stages, electrical energy will be generated out of the undersea flow from the Black Sea to the Marmara Sea along the Bosporus Strait.
By using this energy, the seawater purified of ions will be electrolyzed to produce hydrogen. The generated hydrogen will be stored under heavy pressure. The high-pressure hydrogen will be used as fuel in an internal combustion engine to produce mechanical energy that will be transformed into electrical energy for future use. On the other hand, the high-pressure hydrogen will also be filled in tanks for end-use. Use of this sort of energy will help combat environmental degradation because it does not produce exhaust gas.
The biggest handicap with hydrogen energy despite it being renewable, sustainable and highly efficient as well as environment-friendly is lack of the necessary technological infrastructure, and its excessive cost. Current projections note that Europe will completely abandon oil and natural gas as energy sources and embrace hydrogen energy in 2030, whereas this will be the case in the entire world by 2070.
Turkey believes that it seized a chance to become a world center of hydrogen energy after the making of a deal envisaging establishment of an international center for hydrogen energy technologies in Turkey in Vienna in 2003. The UN picked Turkey over China, Japan, Canada and Norway as the host country of the center in 2004; the center has done remarkable work to fulfill its mandate over the past years.
The center, which was assigned the task to ensure information flow between developing and developed countries in respect to the development of hydrogen technologies, install pilot facilities operable by hydrogen energy, identify hydrogen energy policies and produce fuel batteries and deal with environmental affairs, storage techniques, transport systems and applications for vehicles, has successfully completed some pilot projects so far.
The center, set to implement a hydrogen-run three-wheel vehicle project in India, a hydrogen island project, hydrogen-run marine vehicle project in Turkey and production of hydrogen out of solar energy project in Libya, seems to have made visible progress in respect to hydrogen technology and storage.
One of the biggest projects of the center was launched on Feb 16. ICHET decided to launch the first hydrogen filling facility in Eyüp-Feshane.
A hydrogen filling station that generates hydrogen by use of electrolysis, a first in Turkey, will be constructed by Hydrogenics, a leading company in the sector specialized in generation of hydrogen and fuel cells. Turkey’s first hydrogen filling station will meet the fuel needs of the land and sea vehicles.
The station, the only station in the world that will offer hydrogen filling services for both land and sea vehicles, will also address the needs of special vehicles operated by hydrogen technology. The hydrogen filling operation will be performed under 350 bar pressure. After the launch of the station, Turkey will become one of the countries with a hydrogen station in Europe after Norway, Iceland and Germany.
ICHET also placed orders for bus and automobiles for use in the hydrogen station that will be in service by the end of 2011. The first tender will be held in the days to come. On the other hand, the first hydrogen-run boat in Turkey is being constructed in the Tuzla shipyards. The project, ordered by Istanbul Seabus Enterprise (IDO), is being implemented jointly with Istanbul University.

Further:

+The project attracts attention of Japanese and Korean firms

Turkey’s works on hydrogen energy has attracted a great deal of attention from countries in the Far East. Japanese automobile firm Mazda has decided to introduce its RX-8 Hydrogen RE cars, offered for sale in Europe last month, to the Turkish market. Hyundai also reportedly is getting ready to offer its Tucson cars for sale in Turkey. Reports also indicate that the authorities are holding meetings and negotiations with some firms in Hungary for purchase of hydrogen-operated buses that will be mainly used at the airports.
The center’s ambitious projects include meeting the energy needs of an entire island using hydrogen technology, as 1,000 houses in Bozcaada will be heated and illuminated by hydrogen energy, while 60 vehicles on the island will also use hydrogen for fuel. A similar project will be implemented on Sedef Island as well. Another project will ensure that the entire energy needs of a hospital in Ankara are met by hydrogen energy. Within the project, hydrogen energy will be used for all battery-operated wheelchairs. Moreover, hydrogen technology will be used as source of fuel for information-based sectors because of its ability to provide uninterrupted energy.

++Boron for storage safety

UNIDO-ICHET also launched joint projects with the Turkish Boron Institute to minimize the danger associated with the storage of hydrogen energy. To this end, boron will be used as a hydrogen carrier. When used in the vehicles, hydrogen remains under 350 bar pressure. This poses a great danger for vehicles; for this reason, this project was drafted for implementation jointly with the Boron Institute. The boron is able to store hydrogen in the form of sodium borohydride (NaBH4). This way, it becomes possible to use hydrogen by reliance on a simple chemical process.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Taken-2



Gerçekçilik,yaratıcılık adına hiç birşey yok.İçi bomboş bir kalıptan ibaret, uyduruk bir senaryoya ve buna gayet uyum sağlamış bir yönetmen.
 İstanbul tanıtılıyor, ama bunun hiç de iyi bir tanıtım olduğu söylenemez, iyi niyetli olduğuysa hiç söylenemez..
'standart' bir batılının oryantalist gözlüğüyle bakılan İstanbul :
 ""Devasa yükler taşıyan hamallar, daracık pis sokaklar ve varacakları yere  Kapalıçarşı'nın falan çatısından gitmeyi tercih edenler de cabası..Sene 2011 polis arabaları Murat 131 :D,Amerikan büyük elçiliği Eminönü'nün ortasında :D
Bir de kafasına göre, şehrin her yerine el bombaları fırlatan, Amerikalı sikko ya da geri zekâlı diyebileceğimiz bir kız mevcut :D
 Protagonist, gözü kapalı bir durumda arabayla kaçırılarak götürüldüğü yeri, o süreçte duyduğu ve hafızasına kaydettiği 'aktüel' sesler yardımıyla daha sonra arayıp buluyor....Mc Guiver bok yemiş a.q.
Puan mı ? 1/10. İzleyerek ,boşuna hiç zaman kaybetmeyin.

29.5 miyon euro = mersin 1-galatasaray 1


http://mahalletakimi.blogspot.co.uk/

Fatih Terim şaşırıyor, büyük bir ilerlemedir. Hiç pozisyon vermeden gol yiyoruz diyor şaşırıyor. UEFA Kupasını aldığında şaşırmamıştı, Milan'a gittiğine, Milan'dan kovulduğuna da, Galatasaray, şampiyon olmuş, Şampiyonlar Liginde çeyrek finalden dönmüş hocasını kovarken de, o hocanın yerine geldiğine de şaşırmamış, beni şaşırtmıştı. Bu gece ilk defa şaşırırken gördüm. Şaşırmak insanlıktır, umuttur, canlılıktır. şaşırmayan insanlar ölüdür. Şaşırmışsa sorunu çözer eminim. Çok iyi oynattığını söyledi maçtan sonra. Sahanın en kötü oyuncusu Prensinin vurduğu top kaleciden dönmüş, Umut tamamlamış Galatasaray golünü atmıştı. Hocaya göre normal bir goldü, sanırım çalışılmış, hoca tarafından kurgusu yapılmış goldü. Oysa ki yediğimiz gol tamamen şans işi, feleğin Hocaya kastı, Nobre gibi Galatasaray'a gol atma uzmanının beynine çarparak kalemizin içine giren toptu. Her işte bir hayır varmış, buna da şükür ki Nobre Hocamızı şaşırtmıştı.   . 
Galatasaray, daha doğrusu İmparator takımın planlamasını yaparken para yerine çakıl taşı kullanmıştı. 100.000 asgari ücret maaşı harcayarak gol yememek için büyük bir tim kurmuştu. Hatta kontr-garantiye gitmiş, gol attırsın diye transfer ettiği yabancı futbolcuyu devşirmiş, sol bek yapmıştı. Akıl tutulması değise devam dı. Galatasaray tarihinin gelmiş geçmiş en büyük savunma oyuncusu şu veya bu şekilde takımındaydı. İki kazmadan birinin sakatlanması, diğerininin atılmasıyla forma şansı bulan Asimo, hafif sakat olduğu için oynatılmadığı bir maça feda edilmişti. Ufo 3- 5 gün sonra sakatlansa Türkiye'deki 50 milyon futbolseverin adını bile bilmediği 35 lik Kel, koskoca Galatasaray savunmasında 21 lik Asimo'nun olmadığı bir maçta oynamış, üstelik bir gol atmış takım galip gelmişti. Küçük takımların küçük hocalarının büyük felsefesiydi.''galip takım değişmez'' E öyleyse Kluj maçında da savunma 29.5 Euro harcanarak oluşturulmuş gol yememe ekibi sahaya çıkacaktı. Ne zamana kadar? Elbette en kısa zamana kadardı.

Takım ligin en kötü takımlarından biriyle oynayacaktı. Atmaya gelince kalede Hayrettin vardı. Benim takımımın Manu'dan, Barca'dan ne farkı vardı canım. Onlar kadar biz de 2 günde bir maç oynardık. O zaman devam yenilmeyen takımla oynamaya. nasıl olsa bahane hazır. Yenemezsem yorgunluğa bağlarım, gökten şikayetçi olurum, ama futbolcuma laf söyletmem. Baştan söyledim, hocadan umutluyum, şaşırmış. Maçı tekrar seyreder. Çok iyi oynadık dediği takımının  kaleyi bulan tek şutun kaleci tarafından çelinip Umut'un, attığı Adrian İlie golü olan şuttu. İki topu da direkten dönmüş, başka da pozisyonu yoktu. yediğimiz golü tekrar izlerse Futbol Tanrısının bir dahli olmadığını anlayacaktı. prensi, sürüngen Emre Çolak rakibe faul yapmış, atılan şut yine kendisine çarpmış kornere gitmişti. Doğrudur, o a ana kadar Muslera hayatının en rahat maçını oynuyordu. Nobre huzurunu kaçırmış çerçeveye top gelmişti. Kel, kafaya çıkmak yerine pozisyonu havadaki azota, oksijene havale etmişti. Top çerçeveye girerken de Muslera bu sezon bu kaçıncı defa topu ancak içeriden çıkartırken elleyecekti?

Takım gol atamadığı ilk yarıda daha iyi oynamıştı. Fakat nedendir bilinmez efektif oynayamıyordu. Sanki istediği zaman gol atabilecek rahatlıktaydı. Gerçi tas tamam durum bu olmalıydı. Bu Galatasaray'ın gol atamaması ancak mucizelere bağlıydı. Ligin en iyi yerli hücum futbolcuları bizdeydi. Bütçeyi yatırdığımız yabancılar da kaleye ve savunmaya kurulmuşlardı, yani Galatasaray'ın gol yemesi de mucizeydi. hepimiz şaşıracaktık başka yolu yoktu. Takım da gol atamadığına şaşırıyordu. Selçuk'un iki asisti direklere takıldı. neyse ki beklenen gol gecikmedi. Rakip kendi sahasında beraberliği bile kovalamaktan acizdi. İkinci gol için yüklenmek yerine toplu dinlenmeye çekilmeyi tercih etti takım. Gol yemezse maç oynadık saymıyorlar sanki. İlk tehlike golle sonuçlanınca, klasik hoca felsefesi devreye girdi. Golde hatası olmayan, takımı da iyi idare eden Yekta ilk kemendi yedi. fasulyeden, Fatih Terim'in Hazreti Ömer adaletinden yararlanıp 2 maç oynadığına şükretsin di, Hagi'nin aldırdığı futbolcu. hazır yenememişti, önümüzdeki maç galip gelemeyen takım değişebilir, piyango yeniden Yekta'ya çıkar, yedek kulübesi paspasçısı olarak işe devam ederdi. Yekta çıkıp, Gayserili tüccarın bilezik gibi geçirdiği Amrabat oyuna girdikten sonra, o ana kadar tek kale oynayan takımın topla oynama yüzdesi Felix'in uzaydan atlama hızıyla düşüşe geçti. Üstüne Hamit çıkıp, Aydın girince de takımın futbol aklı Mazhar Osman'lıktı. üstüne benim izlemeyi bıraktığım, Galatasaray'dan umudumu kestiğim dakikalarda maçı kurtarsın diye oyuna Sabri'nin girdiğini öğrendiğimde acaba bu maçı yazmasam mı diye durakladım. Ne fark ederdi, maçtan sonra kendi kendime söylediğim şeyleri, bir kaç kişiyle daha paylaşabilirdim.

Gol yememek için oynayan takımlara karşı Galatasaray'ın yapabileceği pek bir şey yok bu sene. 2. yi atıp maçı koparamamışsa mutlaka o maçı kazanamıyor. Hele ki büyük takım refleksi, geriden gelip maçı çevirme işini biz çoktan unuttuk. Galatasaray yenikken, geri dönüş oyununu göremiyoruz. Halbuki büyük takımların borosu, geri dönüşleri kadar öterdi. Nereden nereye geldik? Bu takımdan 2000 senesinin takımına göndereceğim tek bir futbolcu bile yok. O takımların hocasının Terim olduğuna inanasım gelmiyor. Yıl 2012 takımın sol beki, eşşek yükü paraya alınmış yabancı bir sol açık tarafından işgal ediliyor.

Takım yenemedi, Hocaya göre de iyi oynadı. Bakalım bu hafta değişiklik yapacak mı? Yapsa haksızlık yapacak, iyi oynayan bir kaç futbolcunun kaderiyle oynatacak, yapmasa, yenemedi, yenemeyen takım değişir yazıyor anayasada. Hoca terim olunca sorun yok, yine bir mesaj verir vermesine de. Direk söylese olmuyor mu, ben Hocamızı anlamakta zorlanıyor, mesajını alamıyorum. Sonra da beni bizim platformlarda bunak, nankör ilan ediyorlar.

29 Eylül 2012 Cumartesi

15 Eylül 2012 Cumartesi

"o filmi seyrettim" Can Dündar- Milliyet// 15 Eylül 2012


O filmi seyrettim

Ve iğrendim. Hakikaten mide bulandırıcı bir küstahlık... Tahrik için kotarıldığı aşikâr bir densizlik...
Adamı çileden çıkaran bir şımarıklık...
Müslüman fobili ırkçılığın son tuzağı...
* * *
İslam âlemini ayağa kaldıran“Müslümanların Masumiyeti” filmi, birçok tartışma ve soru işaretini beraberinde getiriyor:
-  İlki sanat kadar eski bir soru:
İfade özgürlüğünün hududu nereden geçer? Hakaret, bu hürriyetin sınırları içinde midir? Neyin hakaret, neyin maharet sayıldığına kim, nasıl karar verecektir?
Sanat adı altında kin tohumları ekilmesi ya da tersine dini koruma adına sanatın iğdiş edilmesi nasıl engellenecektir?
-  İnsanoğlunun uzun mücadeleler sonucu elde ettiği iki kazanım var: İnanç ve yaratma hürriyeti...
Çatışması kaçınılmaz görünen bu iki hak, nasıl bir arada yaşayacak? Biri bağnazlığın, ikincisi umursamazlığın tuzağına düşmeden nasıl bir arada var olacak?
-  Bir başka hayret verici nokta, dünyayı ateşe vermenin bu kadar kolay olması... İki fanatik, bir arsız finansör, üç saftirik oyuncuyla milyonları tahrik etmek, kitleleri sokağa dökmek mümkün. Bunca asır kindarlığın, kan davasının acısını çekmiş yerküremizin bu kadar kontrolsüz dönmesine akıl erdirmek mümkün mü?
* * *
-  İşin siyasi boyutuna gelince:
Bingazi’deki Amerika’nın elçisinin vahşice öldürülmesi, size de “Kaddafi’nin ahı tuttu” dedirtmiyor mu? Fanatik Libyalıları Kaddafi’nin üzerine süren ve “Bana onun kellesini getirin” diyen Amerika’nın şimdi kışkırttığı bela, “Hepimiz Usame’yiz” sloganlarıyla kendisine saldırınca “Ama biz sizi özgürleştirmiştik. Nasıl oldu bu?” diye soran şaşkınlığına acımamak, “Etme bulma dünyası” dememek elde mi?
-  1,5 milyarlık İslam dünyasının, “Şeytan Ayetleri yazıldı, yazanı öldürelim”, “Hz. Muhammed karikatürü çizildi; çizeni vuralım”, “İslam’a hakaret filmi çekildi, çekeni boğalım” dışında bir tepki üretememesi de üzücü değil mi? Her krizde yakıp yıkarak, tehdit edip öldürerek, kelle isteyip can alarak tepki veren kitlelerle, İslam’ın “barış dini” olduğunu savunmak mümkün mü?
-  Bu kadar yanlış tanındığını iddia eden, sürekli hakarete uğramaktan yakınan bir dinin, bu kitaplara, bu filmlere, inandırıcı kitaplar, gerçekçi filmlerle karşılık verememesi yazık değil mi? Tamam, küresel ölçekte film piyasasını elinde tutan bir Hollywood var, ama İslam dünyasında da Hollywood’u avucuna alacak petro-dolarlar var. “İslam o değil budur”, “Hz. Muhammed öyle biri değil, böyle biridir” diyecek bir film yapmak yerine habire yapılanı taşlamakla İslam savunulabilir mi?
* * *
Sağduyunun arayacağı formül belli:
Sanat, insanın kutsalına saygıyı öğrenecek; inanç, sanatın sorgulama hakkını gözetecek.
Sanat, inanca hakaret etmeyecek, din de inanç adına kan dökmeyecek.
Görünen o ki, bu sağlanamazsa sanat da mahvolacak, din de...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Allen Ginsberg'ten Can Yücel'e






Aynalar insan değil
Aynalar insan
Hem de ikisi
Hem insan hem ayna
İster manhattan’ın doğu yakasında
İster boğaz şehrinin Kumkapı’sında
Herkes yalanları söyler
Doğruları söyleyerek
Yeni rakı masasındaki sarhoş ağızlar bile
Allen Ginsberg
19.06.1990

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Di Caprio'nun hatunları...LDC özgeçmişi

Leo,kral oyuncu.piskopat karakter oynuculuğuna sırtı dayadı..ağrızadan ağrızaya karakterlerle başarıdan başarıya koşuyor.
Titanic'in tam tersi bir kariyere yol açtı. Baby faceli-ağlak çocuk tam bir karizma ,karakter oyuncusuna dönüştü 20 yılda!! Martin Scorcese'nin modern tip Deniro'su oldu adeta.

Yıllar ilerledikçe hatun seçimi de kalite de ve fitlikte sabit kaldı.Fix 20 :)
kardeşim benim yakışır en tatlısı sana :P

basketball diaries,total eclipse,romeo-juliet, the beach,gangs of NY, Aviator,Departed,Blood diamond,Shutter Island,Inception,Great Gasby'nin büyük oyuncusuna!!

Sinemada da yaşamda da hızlısın be bülader. Bravo üstad..

listede kimler yok ki: Eva Herzigova,Gisele Bündchen,Bar Rafaeli,Naomi Cambell,Lindsay Lohan,Liv Tyler bile var....


http://www.refinedguy.com/2012/08/15/hottest-girlfriends-of-leonardo-dicaprio/#1 
http://www.milliyet.com.tr/fotogaleri/46183-yasam-leonardo-nun-ask-yolculugu/5